11 Kasım 2013 Pazartesi

Narkissos Efsanesinin Ezoterik Yorumu Üzerine

Yunan Mitolojisinde Narkissos’un hikayesi kısaca şöyledir: Narkisos, ırmak ilahı Kephissos ile arındırıcı suların bekçi perisi Liriope’nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Bir kahin, ebeveynine Narkissos’un bu dünyada, kendi yüzünü görmediği sürece yaşayacağını bildirir. Narkissos bir gün bir su kaynağına gelir ve suya eğilerek içmeye başlar. Bu sırada suya yansıyan yüzünü görür. Sudaki aksını (kendi yüzünü) gördüğünde kendini hayranlıkla seyre dalar ve kendisine âşık olur. Bu seyirden kendisini alamayan Narkissos giderek hissizleşir, dünyevi yaşamdan uzaklaşır, yaşama gözlerini yumar ve bulunduğu yere kök salarak açılmış bir çiçeğe dönüşür. Bu çiçek, güneş gibi, sarı göbekli, beyaz yapraklı, çevresine güzel kokular yayan bir çiçektir (Nergis Çiçeği). Ölümünden sonra Styx nehrinin sularına katılır.

Mitolojide anlatılan Narkissos’un hikayesinde bir çok ezoterik içerik, metaforik anlatım (semboller)  mevcuttur. Bu bağlamda;
- Henüz sudaki aksını (yansımasını) görmemiş Narkissos inisiye olmamış, hakikatin ışığı ile aydınlanmamış insanı,
- Narkissos’un kendi yansımasını gördüğü akar su, ezelden ebede akan yaşamı, bilginin kaynağını, sonsuzluğu ve hakikati,
- Eğildiği sudan içmesi  bilginin kaynağına erişmesini, inisiye olmasını,  aydınlanmaya başladığını,
- Sudaki yansımasına aşık olması bilginin yarattığı tutkuyu, aydınlanmış  insanın mutluluk halini,
- Dünyevi yaşamdan uzaklaşması kendine bir çeki düzen vermeyi, insan olmanın en temel düsturu olan “kendini bilmeyi”,
- Bulunduğu yere kök salması ve çiçeğe dönüşmesi, bilginin kaynağından uzaklaşmamayı ve bilginin paylaşılması gerektiğini,
- Dönüştüğü çiçeğin sarı göbeği güneş gibi aydınlatan bilge insanı, beyaz yaprakları dürüstlüğü, güzel kokusu ise başkaları nazarında yarattığı övgüye değer olumlu vasıfları,
temsil eder.      

Fatih Selim Yurdakul



Hitit Medeniyetindeki Politeist (Çok Tanrılı) İnanışın, Hitit Dilinin, Hitit Mimarisinin ve Hitit Mutfağının Anadolu Medeniyetlerine Etkileri Üzerine.

Hititler çok tanrılı bir dini yapıyı benimsemişler ve bu yapı içerisinde yaşamışlardır. Arkeoloji ve Tarih, Hitit Medeniyetini “Bin Tanrılı Medeniyet” olarak yad etmektedir. Hititler; fethettikleri komşu medeniyetlerin tanrılarını da benimseyerek  kendi Pantheon’una (Tanrılar Külliyatına) dahil etmişler ve dışlamamışlardır. Bu vesileyle savaşarak aldıkları toprakların ahalilerini hiçbir zaman ötekileştirmemişler, zaman içerisinde dost edinmişler ve kaynaşmışlardır. Hititlerdeki bu politeist dinsel yapı zaman içerisinde Anadolu’da yatırlar, türbeler ve ocaklar (ocakzadeler) olarak boy göstermiştir. Anadolu insanının başı sıkıştıkça ziyaret ettiği, adak adadığı, dualar okuduğu, çaput bağladığı, mum yaktığı  yatırlara yapılan ziyaretler ve kimi hastalıkları iyi ettiğine inandıkları ocaktan geldiğine inandıkları ocakzadelere gösterdikleri hürmetin kökeninin Hititlerden geliyor olması ihtimal dahilindedir. Tevarüs eden bu inanışlardan birisi de çocuğu olmayan çiftlerin bu konuda kerameti olduğuna inandıkları bir türbeye yakarmaları, çocuk dilemeleri ve adak adamaları olayıdır. Bu dilekleri yerine geldiğinde doğan çocuklara Orta Anadolu’da (Erken Hitit Devletinin coğrafi alanı içerisinde olan Tokat, Amasya, Çankırı, Çorum İlleri dahilinde) erkek ise Satılmış kız ise Satı ismi verilmektedir. Diğer bazı illerde ise belli bir yatıra yakarma, adak adama sonucu doğduğuna inanılan erkek çocuklara türbede yattığına inanılan zatın adı verilmektedir (Malatya-Sivas’ta Abdulvahap, Adıyaman’da Abuzer, Diyarbakır’da Şeyhmus gibi). 

Hitit diline baktığımızda bugün Anadolu’da varlığını sürdürdüğünü görebilmekteyiz. Dil bilimciler Hitit dilinin en çok etki ettiği dillerin Türkçe, Yunanca, Sanskritçe (Hintçe), Farsça, Latince ve Germen kökenli diller olduğunu beyan etmektedirler. Aga (Ağa, Ağabey), Ah(keder),  Ak(Yüce, Parlak), At, Atta (Ata, Baba), Anna (Anne), Bu (Bu), De (ti, ta), Dingir (Tengri, Tanrı), Er (Adam), Erim (Eren, Kahraman), Gar (Karın), Khun( Han), Kumas (Kömüş, Camış, Camız), Pal (Bel, Balta), Par (Parlak Gündoğumu), Su (Su), Ul (Ol), Tur(Dur), Wah (Vah etmek) sözcüklerini Hititçe’den Türkçe’ye intikal etmiş sözcüklerden birkaç örnek olarak gösterebiliriz. Literatürde (yazılı kaynaklarda) rastlamadığım ancak anne-babamın memleketi olan Zile’de (Tokat) halen kullanılmakta olan Şinavat sözcüğüne değinmeden geçemeyeceğim. Üzerinde üzüm çiğnenen (ezilen) ahşap ya da taş kaide ya da üzüm sıkılan cendere anlamında kullanılan bu sözcüğün kökenini çocukluğumdan beri hep merak etmişimdir. Zaman içerisinde su manasına gelen İngilizce’deki Water ve Almanca’daki Wasser sözcüklerinin Hititçe Watar sözcüğünden geldiğini öğrendikten sonra Şina sözcüğünün de yine Latin ve Germen kökenli dillerdeki şarap manasına gelen Wine, Vino sözcüklerini andırdığını sezinledim. Her ne kadar bilimsel bir ispatı olmasa da, Şinavat sözcüğünün iki kelimeden oluşmuş olabileceğini, Hititçe kökenli olma ihtimalinin yüksek olduğu, üzüm suyu ya da şarap manasına gelebileceğini değerlendiriyorum.

Hititlerde Mimariye değinecek olursak; Hattuşa ve Boğazkale Hitit Kazılarında elde edilen bulgulardan, evlerin temelinin taş kaideler üzerinde açılan dairesel oyuklara yerleştirilen ahşap dikmeler (kolonlar) üzerine oturtulduğunu, ahşap kolonların üzerine yine ahşaptan ve çatıyı (damı) taşıyabilecek güçte ahşap kirişler (mertekler) yerleştirildiğini, kolon ve kirişlerin bu şekilde bir birleriyle bağlantısının sağlandığını, evin duvarlarının toprak kerpiçler ile örüldüğünü ve toprakla sıvandığını, evin çatısının toprakla kaplanmış düz bir damdan ibaret olduğunu anlamaktayız. Bu mimari biçimine, düz damlı ahşap kolon ve kirişler kullanılmak suretiyle toprak kerpiçten yapılan ev yapım tarzına, bugün Orta Anadolu’da hala rastlamak mümkündür. Hitit tarzı mimarinin bir enstrümanı olan, toprak damlı evlerin  yağmur yağdığında evin içerisine suyun sızmasını önlemek maksadıyla damdaki toprak-saman karışımı kaplamayı sıkılaştırmak için kullanılan silindirik taşın (loğ) bir örneği dahi Boğazkale kazılarında çıkmıştır. Hititlerde ev yapım tekniğinde toprak ve ahşap kullanılması, taş temel zemininde açılan dairesel oyuklara yerleştirilen dikmeler (kirişler), muhtemelen deprem halinde binanın salınmasına, hareket etmesine olanak vermek amacıyla düşünülmüştür. Bu yapı tekniği, Hititlerin depremle tanışık olduklarını ve depremin yaratacağı yıkımı asgariye indirmek amacıyla evlerin kaidesini oynak bir mekanizma üzerine bina ettiklerini göstermektedir.

Hitit mutfağına ve beslenme biçimine gelince; Hititlerde tahıldan elde edilen undan ekmek üretimi oldukça gelişmiş, Hitit kazılarında bulunan devasa zahire küpleri buna işaret etmektedir. Hitit tabletlerinin çözümünden anlaşıldığı kadarıyla;  Hitit Mutfağında çorba kültürü zengindir, et ve sebze tüketimi mevcuttur. Yemekleri haşlama, kavurma, ızgara ya da fırınlama yöntemiyle pişirmişlerdir. Şarap ve biranın ilk üreticileri olarak tanınmaktadırlar. Şarap ve birayı gerek dinsel törenlerde tanrılara sundukları gerekse sair ortamlarda tükettikleri biliniyor.  Bugün Anadolu’daki zengin ekmek ve çorba kültürünün Hititlerden günümüze tevarüs eden bir gelenek olduğunu düşünülebilir.

Hititler açısından ekmek tıpkı Anadolu insanının bugün dahi yemek-içmekle, karın doyurmakla eşdeğer tuttuğu bir değerdir. Beslenme denildiğinde akla ilk hep ekmek gelir. Hitit insanının temel gıda maddelerinin ekmek ve su olduğu Hitit yazıtlarında görülmektedir. Hititçenin çözülmesinde büyük rol oynadığı kabul edilen “ve ekmeği yiyiniz, suyu da içiniz” (an azzasteni watar- a ekutteni) şeklindeki ilk Hitit Kralı 1. Hattuşuli’nin askerlerine verdiği öğüt, kanaatkar ve sade insan tipini betimlemektedir.

Hititler ekmek ve suya, gıda maddesi olmanın ötesinde bağlılığı (ahde vefayı), dostluğu, dürüstlüğü ifade etmek üzere ezoterik (batıni, içrek) bir anlam da yüklemişlerdir. Dostluğun ve sevginin tesisini, toplumsal dayanışmayı ifade etmek amacıyla ekmek ve su metafor, birer sembol olarak kullanılmıştır. Bu inanış  Anadolu’da da geçerlidir. Çocukluğumda bir ahbap ya da dosttan bahsedilirken, sevdiklerini yad ederken “çok ekmeğini yedik suyunu içtik” denildiğini hatırlarım. Bu ifadelerin ne kadar eski olduğunu, köklerinin kadim Anadolu Medeniyetlerine kadar uzandığını bu vesileyle öğrendim ve sizlere aktarmak istedim.

Fatih Selim Yurdakul



8 Ekim 2013 Salı

Mitosların (efsanelerin) hüküm sürdüğü, çoğulculuk ve katılımcılığın olmadığı, ayrıksı düşüncelere tahammül gösterilmediği bir ortamda demokrasiden söz edilemez .

Mitos sözcüğü Yunanca kökenlidir,  μυθος [mithos] Eski Yunan’da “geçmişte söylenenlerin tekrarı” (söylence) anlamında kullanılmıştır, çağdaş batı dillerinde ise “efsane” anlamında kullanılmaktadır. Daha çok gerçekte olmayan bir hikaye, masal  ya da anlatıyı ifade ettiği varsayılır. Mitosların (efsanelerin) doğruluğu ya da nesnelliği tartışılmaz, dinsel ya da kültürel bir temaya, evren ve yaratılışa, Tanrılara veya kahramanlara ilişkin olabilir.  Mitosları konu edinen inceleme alanına ise “mitoloji” denir.
Aklın ve bilimin egemen olmadığı, henüz aydınlanma sürecini tamamlayamamış, geri kalmış toplumlarda kitleler dinsel, kültürel ve/veya sosyo-kültürel mitoslar, efsaneler ve kahramanlık hikayeleri ile uyutulur,  ayrıksı ve karşıt düşünceler tehlikeli görülür, seslerini çıkarmalarına, kitlelere seslenmelerine izin verilmez. Bu toplumlarda mitoslar adeta genel kabullerdir, tartışılması hiçbir şekilde hoş görülmez, “dokunan yanar”.
Batı demokrasilerinde ise mitosların (mitoloji kahramanlarının) yeri ayrı, gerçeklerin yeri ayrıdır.  Her türlü yönetişim  sürecinde çoğulculuk (plüralizm) ve katılımcılık esastır. Özünde şiddet içermediği ve şiddeti teşvik etmediği sürece  düşüncenin izharı (açıklanması) ve savunulması, kitlelere iletilmesi serbesttir, dahası bu hakkın kullanımı teşvik edilir, kişiler  düşüncelerini açıklamaya özendirilir. Amaç her düşünceye kulak vererek, toplum için  yararlı, adil ve demokratik olanı belirleyebilmek, ortak aklı üretebilmektir.  Demokratik toplumlarda ifade özgürlüğü en az yaşam hakkı kadar kutsal kabul edilir,  düşünme ve düşündüğünü ifade özgürlüğü demokrasinin olmazsa olmazıdır, bu özgürlüklerinin  olmadığı yerde demokrasiden bahsedilemez.
Farklı düşünmek, hadiseye farklı  bir zaviyeden (açıdan) bakabilmek bir akli değerlendirme (uslamlama) sürecinin sonucudur, emek ister, zahmetli bir iştir. Bu süreçte deney, gözlem ve bilimin ışığı altında zaman içerisinde oluşmuş genel kabuller (bilimsel doğrular) topluma yol gösterir, rehber olur.
Demokratik bir düzen içerisinde kalkınmanın, insanca yaşamanın, güzel günlere ulaşabilmenin yolu bilime inanmak,  düşünme ve düşündüğünü icra etme sürecinde bilimsel doğruları esas almaktan geçer.
Yazıma Ulu Önder Atatürk’ün “Hayatta En Hakiki Mürşit (yol gösterici, rehber) İlimdir” sözü ile son veriyorum.
Yolunuz bilimden ayrılmasın.

Fatih Selim Yurdakul


13 Ağustos 2013 Salı

“Yurttaşlık”, “Halk”, “demokrasi” ve “ulus” kavramları üzerine.

“Yurttaşlık”, “Halk”, “demokrasi” ve “ulus”  kavramları üzerine.

Yurttaş kavramı ilk kez Roma İmparatorluğu ve Eski Yunan’da kullanılmıştır . Latincesi “civis”, Yunancası ise “polites” dir. Yurttaşlık; Yunan Şehir Devletlerinde (polis) yaşayan ve siyasal yaşama katılma hakkı olan ayrıcalıklı topluluğa, zümreye, tanınmış, tevarüs eden, babadan oğula geçen, bir statü idi.

1789 Fransız Devrimi ile yurttaşlık statüsü genelleştirildi, devlet yapısı kurumsallaştı, pekişti. “Ulus” kavramı belirginleşti,  “ulusu” teşkil edenler tabiyetten  (kulluktan) kurtuldular. Kilise, zümre, aile ve bölge gibi alternatif kimliklerin yerini Fransız Yurttaşı kimliği aldı.

Türk Devriminde de aynı süreç yaşandı. Osmanlı’da var olan teba (kul) ilişkisi yurttaşlık ilişkisine dönüştü. Gevşek ve dağınık bir yapıdaki toplumsal katmanları (ümmeti teşkil eden milletleri, halkı) bir araya getirmek ve birlikte yüceltmek için yurttaşların bütününe “Türk Ulusu” denildi, devlet otoritesini hakim kılmak için dinsel otoriteyi temsil eden tekke ve zaviyeler kapatıldı, feodaliteyi temsil eden ağa, bey, efendi gibi unvanların kullanımı yasaklandı.

Demokrasi kavramı ise yine ilk kez Eski Yunan’da ortaya atılmıştır. Yunanca “demos” (halk) ve “kratos” (iktidar, güç) sözcüklerinden türetilmiştir, “halkın iktidarı” anlamında kullanılmıştır. Burada kullanılan “halk” ifadesi “herkes” anlamındadır. Eski Yunan’daki demokrasi anlayışı bugünkü manana katılımcı bir demokrasi değildir. İktidar “halk” (herkes) adına sınırlı ve ayrıcalıklı  bir zümre tarafından kullanılırdı.

1789 Fransız Devrimiyle birlikte; gevşek ve dağınık bir birlikteliği ifade eden “halk” kavramı yerine devlete yurttaşlık bağı ile bağlanmış, bu bağ ile birbiri ile kaynaşmış, iktidarı birlikte paylaşan, ortak dili, tarihi ve idealleri olan, birlikte yaşama arzusu içerisindeki  yurttaşlar topluluğunu ifade etmek üzere  “ulus” kavramı geliştirildi. Bu kavram ile yurttaşın dinsel, feodal ve aristokratik bağlardan kurtulmuş, kendi aklı ve vicdanı ile hareket edebilen ve bağımsız karar verebilme yetisine sahip birer birey olarak güçlenmesi, birileri tarafından güdülmesi yerine iktidara bizzat ortak olması ve kendi adına karar vermesi ve yönetmesi amaçlandı. 

“Yurttaşlık  kavramının belirleyicisi “ulus bilinci”dir. Bu kavramlardan birinin erozyona uğratılması, diğerinin de yok olması sonucunu doğurur. Toplumsal yapıyı tekrar ümmeti oluşturan milletlere bölerseniz, “ulus” olma bilinci kaybolur, ulusu ve dolayısıyla yurttaşları  bir arada tutmaya yarayan maya (“ulus ideali”) bozulur ve “ulus bilinci” yok olur.

Büyük Ortadoğu projesi adı altında yürütülen sürecin ayrıntıları netleşme başladı. Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı’da olduğu gibi dağınık ve  gevşek bir  yapıda, dinsel ve etnik topluluklardan (milletlerden) oluşan bir federasyona dönüştürülmesi emelleri birileri tarafından yavaş yavaş dillendiriliyor bu günlerde.  Amaçlanan Kurtuluş Savaşı ile yeşeren ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile pekişen “Türk Ulusu” bilincinin yok edilmesidir. “Ulus bilincinin”  yok edilmesiyle birlikte yurttaşlık bilinci de zayıflayacaktır. Yurttaşlık bilincinin zayıflaması ise “ulus devletin”, şehitlerin kanıyla ve irfanla kurduğumuz Türkiye Cumhuriyetinin sonu olacaktır. 

Fatih Selim Yurdakul



“Uzlaşma kültürü”, “hoşgörü” ve “adalet” üzerine .


“Uzlaşma kültürü”, “hoşgörü”  ve “adalet” üzerine .

Malumunuz, ülkemizde bu kavramların  pek itibarı yok, neredeyse herkes herkesle kavgalı,  hoşgörüyü hep karşımızdakinden bekler hale geldik. Kanımca; bunun altında yatan en önemli sebep adalet duygusunun örselenmiş olmasıdır. Su tüm yaşam için ne kadar elzem ise adalet duygusu ve inancı da insanlık için o kadar elzemdir. Adaleti dağıtırken şirazeyi (kitap yapraklarını bir arada tutmaya yarayan ince örülmüş bez şerit) kaçırdığınız takdir de, bir kitabın dağılması, yapraklarının dört bir yana savrulması gibi insanlar da dağılır, geleceğe ilişkin umutlarını kaybederler, yalpalamaya başlarlar ve sonuçta toplumsal çalkantılar (kaos) doğar.

Adalet inancı bir kez yara aldığı takdirde yeniden tesisi kolay olmaz, nesiller alır. Bir toplumun yücelmesi, sağlıklı nesiller yetiştirmesi ancak adil bir idare tarzı ile mümkün olur.

Adaletin tesisinde “hoşgörü” olmazsa olmazdır. Hoş görmek, kanımca, farklı olan her düşünceye (şiddet içermediği, başkalarının özgürlük alanına müdahale etmediği sürece) tahammül edebilmektir. Karşısındakinin düşüncesine saygı duymasa bile tahammül edebilen insan erdem sahibidir.

İşte bu noktada yere, göğe sığdıramadığımız (değerini ne kadar anladığımız şüpheli) Mevlana’yı ne kadar içselleştirdik diye kendimize sormak gerek. Mevlana’ya saygı duymak, her yıl sonunda Konya’da düzenlenen “Şeb-i Aruz” törenlerinde boy göstermek mi yoksa O’nun öğretilerini  idrak etmek ve yaşamımızda bir nebze de olsa uygulamak mıdır?

Mevlana’dan söz etmişken hoşgörü üzerine deyişlerinden bir kaçını aktarmadan geçmek olmaz:     

“ İyiyi ara, doğruyu ara, güzeli ara, ama kusuru arama” .

“Ört de senin ayıbını da örtsünler”

“Bir gönül yapmak gelmiyorsa elinden, bari bir gönül yıkılmasın dilinden”

“İnsanı ateş değil kendi gafleti yakar, herkeste kusur görür kendine kör bakar, bil ki neye nasıl bakarsan O’ da sana öyle bakar”

“Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol”

Uzlaşma kültürü ve adalet, ancak ve ancak  hoşgörü’ nün egemen olduğu bir ortamda göverir, boy verir. Kimsenin kimseyle kavgalı olmadığı, ötekileştirmediği, adil bir geleceğe tez vakitte ulaşmak dileğiyle.

Saygılarımla.


Fatih Selim Yurdakul    

“Ulus”, “millet”, “milliyet”, “milliyetçilik” ve “ulusçuluk” kavramları üzerine .

“Ulus”, “millet”, “milliyet”, “milliyetçilik” ve “ulusçuluk” kavramları üzerine .

“Millet” Arapça kökenli bir sözcük olup, “belli bir din veya mezhebe bağlı cemaat” anlamındadır. Osmanlı’da da bu anlamda kullanılmıştır (Katolik Milleti, Ortodoks Milleti gibi).  Günümüzde ise ortak bir dili olan, aynı tarihsel geçmişe sahip, bir arada yaşayan ve gelecekte de bir arada yaşama inancı ve arzusunda olan, ortak bir kültürel mirası olan topluluk olarak tanımlanmaktadır.

“Millet” sözcüğüne eşdeğer olarak kullandığımız “Ulus” sözcüğünün kökeni ise Orhun Yazıtlarında yer alan “uluş” tur. Birliği oluşturan boyların birlikteliğini ifade etmek üzere kullanılmıştır. Divan-ı Lügat-ı Türk’de (Kaşgarlı Mahmut) yer alan karşılığı ise “budun” sözcüğüdür.

“Milliyetçilik”; kavram olarak Fransız Devriminden sonra ortaya çıkmıştır. İlk kez 1784-1815 yılları arasında Napoleon Döneminde Fransız istilası altındaki Almanya’da kullanıldığı tahmin edilmektedir. Aynı yıllarda Rus işgali altındaki Polonya’da, Osmanlı İmparatorluğu içerisinde Yunanistan’da, Avusturya İmparatorluğu içerisinde Macaristan’da milliyetçi akımlar gelişmiştir. Milliyetçilik, Fransız Devrimine paralel olarak, egemenliğin (hüküm sürme erkinin) yeryüzünde Tanrı adına hükmeden hükümdarlara değil halka ait olması gerektiği savıyla ivme kazanmış ve bağımsız ulus devletlerin doğmasına vesile olmuştur. Milliyetçilik sözcük olarak belli bir etnik orijini değil halkı, egemen bir ulusu (milleti) temsil etmek üzere kullanılmıştır.

“Ulusçuluk” kavramı ise “milliyetçilik” kavramı ile aynı anlamda kullanılmaktadır.

“Milliyet” kavramı hukuki bir tanımlamadır. Kişinin ulusla (milletle) göbek bağını, vatandaşlığı ifade eder. İngilizce dilinde karşılığı “nationality”dir.  

Sonuç olarak; ulus devlet içerinde farklı etnik gruplar bulunabilir, ancak ulus (millet) farklı uluslardan (milletlerden) oluşmaz. Örneğin Almanya’da yaşayan ve o ülkenin vatandaşı olmuş bir milyonu aşkın Türk, Almanya’da ayrı bir ulus (millet) olarak ifade edilemez. Keza Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan en kalabalık etnik gruplar olan Meksikalılar ve Çinlilerin de Amerikan Ulusu içerinde ayrı birer ulus olarak kabul edilmeleri ve farklı muameleye tabi tutulmaları söz konusu olmaz . Sözün özü; her şahıs milliyeti söz konusu olduğunda vatandaşı olduğu ulusu temsil eder.


Fatih Selim Yurdakul

Türkçe’de “engelli” kavramı üzerine.

Türkçe’de “engelli” kavramı üzerine.


Öncelikle  engelli  tanımlamasını kabul etmeden önce kullandığımız diğer tanımlara değinmek isterim. Hepimizin bildiği üzere; çok önceleri  engelli  yerine  sakat  sözcüğünü kullanıyorduk, daha sonra özürlü  sözcüğünü kullanmaya başladık ve nihayet  engelli sözcüğünde karar kıldık.

Arapça kökenli olan sakat sözcüğü, vücudunda eksiği olan ya da hastalıklı anlamında kullanıldığı gibi, genel kullanımda  bozuk ve/veya eksik anlamına da gelmektedir.

Sakat sözcüğü ve beraberinde  bedensel eksiklikler ve hastalıklar, dilimizde yer yer hiç de hoş olmayan (kimi zaman aşağılamak maksadıyla) deyimlerle ve atasözleriyle birlikte kullanılmıştır ve hala da kullanılmaktadır, sakatın teki!, sakata gelmek (argo, tuzağa düşmek), kör müsün nesin?,  sağır sultan bile duydu sen duymadın!, sağır duymaz yakıştırır!   gibi.

Özürlü sözcüğü ise ayıplı manasına gelir ve engellilerin ayıplanacak, arsınacak, kendilerinden utanacak bir durumları varmış gibi bir algılamaya dayanır. Engellileri dışlayan, ötekileştiren ve aşağılayan bir tanımlamadır.

Engelli sözcüğü ise İngilizce’deki disable sözcüğünün Türkçe’ye çevirisidir. Daha pozitif ve kapsayıcıdır, engellileri dışlamayan, aksine kucaklayan bir tanımlamadır.
Geç de olsa bu tanımın benimsenmesi, yeni nesillerin engellilere bakış açısını değiştirmesi açısından olumlu olmuştur, olacaktır.

Nitekim; engelli sözcüğü kamuda da genel kabul görmüş ve T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nın adı 31.12.2011 tarihi itibariyle Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne dönüştürülmüştür.

Gelecek nesillerin sağlıklı bir düşünce yapısı ile yetiştirilmesinde dilde yapılan bu tür zenginleştirmelerin, dağarcımıza katılan yeni sözcük ve deyimlerin  önemi büyüktür, hayatidir. Zira; bir işe başlarken daha başta sarf edilen ilk  söz, samimi olduğunuz sürece, niyetimizi belli eder. Düşüncelerin yaşama geçirilmesinde, eskilerin deyimiyle kuvveden fiile, yeni deyişle düşünceden eyleme geçişte  sözcükler ve deyimler sizin ne yolda olduğunuzu, maksadınızı açıklar.

Dil beynin, ne düşündüğümüzün yansımasıdır.  Dil gövdenin yarısıdır şeklindeki ata sözümüz de bunu pek güzel ifade eder.

Saygılarımla.

Fatih Selim Yurdakul