14 Mart 2016 Pazartesi

TERORİZM VE KAOS ÜZERİNE

Terorizm ve Kaos üzerine
Türkçe’ye, Fransızca "terreur" sözcüğünden geçmiş olan  teror sözcüğü Latince kökenlidir.  Latince sözcüğün anlamı "korkudan titreme" veya "titremeye sebep olma"dır (Bkz.Wikipedia).
Fransızca Petit Robert sözlüğünde "Bir toplumda bir grubun halkın direnişini kırmak için yarattığı ortak korku" olarak tanımlanır. Oxford İngilizce Sözlük'te "Genellikle siyasal nedenlerle, halkın gözünü korkutmak ve halkı yıldırmak için dehşet öğesini kullanmak”  olarak tanımlanır. Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde, "Yıldırma, cana kıyma ve malı yakıp yıkma, korkutma, tedhiş" olarak tanımlanır (Bkz.Wikipedia).
Kaos Yunanca Khaos sözcüğünden tüm Batı dillerine ve dilimize geçmiş bir kavramdır, siyaset biliminde ve sosyolojide düzensizlik, karmaşa anlamındadır, anlaşılamayan bir durumu ifade etmek üzere kullanılır.

Müspet bilimlerden Fizik ve Matematik’te de düzensiz ve birbirinden bağımsız hareket eden değişkenlerin yarattığı kimi sonuçları, nedenlerini araştırmak üzere yapılan çalışmalar  kaos kuramı ile ifade edilir.

Kaos adını verdiğimiz yapı her ne kadar düzensiz görünüyor ya da algılanıyor olsa da kaos ve düzen bir birine sıkı sıkıya bağlıdır. Kaos içerisinde var olan ve  sürekli değişkenlik arz eden değişkenler dahi bir düzen içerisinde hareket eder ve netice itibariyle çevremizde fiziksel ve maddi anlamda  sonuç yaratırlar.

Kaos sözel manada eldeki teknik veri ve  imkanlarla açıklanamayan bir durumu ifade eder. Bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle bir kaotik oluşuma etki eden, bir birinden bağımsız hareket eder gibi görünen ya da öyle algıladığımız değişkenler algılanabildiği, anlaşılabildiği ve izah edilebildiği ölçüde kaos (öngörülemezlik) yok olur, gözümüzdeki perde kalkar ve aydınlığa kavuşuruz.

Uluslararası camiada Kaos bir toplumu ya da bir bölgeyi geri bırakmak, yıkmak, yakmak ve dağıtmak için de kullanılır. Emperyal güçler yarattıkları, bilgi kirliliği, belirsizlik ve düzensizlik ortamı içerisinde hedef kitleyi  istikrasızlaştırır, kitleyi küçük parçalara ayırmak amacıyla etnik ve dini çatışmalar yaratır, binlerce yıldır birlikte barış içerisinde yaşamış insanları bir birine düşman eder,  bir daha bir birinin yüzüne bakamayacak ve bir araya gelmeyecek hale getirir.

Türkiye’de 7 Haziran 2015 de yapılan genel seçimlerin sonrasında artan ve giderek ivmelenen gerek etnik gerekse dinsel kökenli teror eylemleri ile  insanımız üzerinde bir korku halesi ve yılgınlık yaratılmak istenmekte, yaratılan korku ve yılgınlık ile insanımızın içe kapanması ve her türlü korunma ve koruma refleksinin felç edilmesi amaçlanmaktadır. Halihazırda bunu başarabilmiş değillerdir, ancak güvenlik ve istihbarat zaafiyeti devam ettiği sürece bu amaca yönelik saldırıların devam edeceği ve daha çok insanımızı feda edeceğimiz aşikardır.

Teror eylemleri ile oluşturulan kaotik süreç ile demokrasi, laiklik ve temel insan haklarına saygı felsefesi üzerine kurulmuş (son zamanlarda bu ideallere gösterilen saygı her ne kadar oldukça örselenmiş ve yara almış olsa da) Türkiye Cumhuriyeti Devletini ortadan kaldırmak, güzel ve yalnız ülkemiz Türkiye’yi Irak ve Suriye gibi istikrarsızlaştırmak, her gün kan dökülen, bu durumun kanıksandığı tipik bir Ortadoğu ülkesi haline getirmek amaçları güdülmektedir. Bu duruma gelmemiz tesadüfi değildir. Toplumun çoğunluğu Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesinden, laiklikten, akıl ve bilime inanma ve aydınlanma ideallerinden uzaklaşmış, uzaklaştırılmıştır. İnsanımızın azımsanamayacak bir kısmı kurtuluşu hocalarda, şeyhlerde aramakta, bir kısmı demokrasi, insan hakları ve laikliği kendisine ve topluma lüks olarak görmekte ve rejimin otoriterleşmesine, bununla birlikte yönetimde şeffaflıktan uzaklaşılmasına ve hatta vazgeçilmesine, yolsuzluk ekonomisinin giderek güç kazanmasına alkış tutmakta, bir kısmı ise sessiz kalmaktadır.

Unutulmamalıdır ki; aklı, bilimi reddeden, dogma ve hurafelerle yaşamayı yeğleyen toplumlar terör saldırılarının hedefi olmaya, kaos içerisinde yaşamaya, birilerinin boyunduruğu altında çile çekmeye devam edeceklerdir. 

Terör saldırıları ile yaratılan kaotik süreçten çıkışımız,  aklımızı esaretten kurtarmakla, aklın ve bilimin egemenliğine inanmakla mümkün olacaktır. Bu ise Ulu Önder Atatürk’ün dediği gibi “fikri hür vicdanı hür nesiller yaratmak”la gerçekleşecektir.

Fatih Selim Yurdakul




27 Kasım 2015 Cuma

Hukuk, kanun, hukuk devleti, kanun devleti, demokrasi, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, siyasallaşan yargı kavramları üzerine

Hukuk, kanun, hukuk devleti, kanun devleti, demokrasi, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, siyasallaşan yargı kavramları üzerine

 “Hukuk”,  Arapça kökenli bir sözcük olan “hak” sözcüğünün çoğuludur. Diğer bir ifadeyle hakların bütünü olarak tanımlanabilir.

“Kanun” , Yunanca kökenli “kanon” (κανων) kelimesinden türemiştir. Modern Türkçe’de “yasa” sözcüğü ile eş anlamlıdır. Usulünce kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiş kural ya da kurallar bütünüdür.

Kanun ile hukuk aynı anlamı taşımaz.  Bu bağlamda; hukuk devleti ile kanun devleti tanımlamaları da farklıdır. İnsan yaşamını ve insan haklarını en üstün değer olarak kabul eden bir düzen hukuk devletidir.  Buna karşın mihenk olarak insanı gözetmeyen bir düzen, örneğin “engellilerin ya da belirli bir etnik topluluğun kısırlaştırılmasına izin veren (Nazi Almanya’sında yaşanmıştır) ve bunu yasalaştıran bir düzen kanun devletidir, hukuk devleti değildir. Hukuk devletinde en kutsal değerler, kanunen henüz koruma altına alınmamış olsa bile, hukukun genel ilkeleridir, insan haklarıdır (yaşam hakkı, vücut bütünlüğünün korunması, özel yaşamın gizliliği v.b.).

Gündelik yaşamda sıkça bahsettiğimiz ve hep özlemini duyduğumuz demokrasi İyon (Yunan) Uygarlığında “halkın egemenliği” olarak tanımlanmıştır. 

Demokrasi;  genel olarak, her türlü topluluğun tüm üyeleri veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Yunanca  dimokratia;   dimos ( δῆμος)  ve  kratos (κράτος) sözcüklerinden türemiştir. Dimos halk, kratos sözcüğü ise iktidar (egemenlik) anlamındadır. Türkçeye, Fransızca démocratie sözcüğünden geçmiştir .
Demokrasi; genellikle devlet yönetim biçimi olarak değerlendirilmesine rağmen, üniversiteler, işçi ve işveren organizasyonları ve diğer sivil toplum kurum ve kuruluşları da demokrasi ile yönetilmelidir.
Demokrasi kavramının temelini teşkil eden “eşitlik”; birey olmanın, insan olmanın olmazsa olmazıdır. Aydınlanma felsefesinin ve Hümanizmanın geliştirdiği bu kavram, insan onurunun özüdür.
Gerek demokrasi gerekse eşitlik kavramları her türlü ayırımcılığı ve baskıyı reddeder.
İfade özgürlüğü en genel tanımıyla her türlü düşüncenin herhangi bir sınırlamaya tabi olmaksızın ifade edilebilmesidir. Temel insan haklarındandır.  Gelişim evresini tamamlamış, rüştünü ispat etmiş demokrasilerde ifade özgürlüğü ekmek ve su gibi  yaşamsal öneme sahiptir, demokrasilerin olmazsa olmazıdır. İfade özgürlüğünün olmadığı yerde demokrasiden bahsedilemez. Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün bireysel özgürlüğün ötesine geçmiş,  kurumsallaşmış halidir.  

İfade özgürlüğü çağımızda evrensel hukuk metinlerinde de (Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği) düzenlenmiştir. Mevzuatın ayrıntısı ile sizleri meşgul etmeyeceğim. Ancak tarihçesinden bahsetmekte fayda var. Kavramsal anlamda ifade özgürlüğüne ilk vurgu yapan Ahlak Felsefesinin kurucusu kabul edilen İyonyalı düşünür Sokrates’tir. Sokrates; M.Ö. 399 yılında aleyhinde açılan bir davada  şehrin tanrılarına inanmamak, onların yerlerine başka tanrılar koymak ve bu yolla gençleri zehirlemekle” suçlanır . Oysa Sokrates’in ifade ettiği,  “bilmediğini bildiğidir”, diğer bir anlatımla, “kendi cehaletinin farkında olduğu”dur. Sokrates; geliştirdiği “sınamadan geçirmek” ya da “çürütmek” adı verilen (elenchos) mantıksal uslamlama yöntemi ile şehir tanrıları ile müminleri arasında aracılık eden sözde bilgelerin (clericals) bir şey bilmediklerini, dahası bilmediklerinin de (cehaletlerinin de) farkında olmadıklarını  savunmuştur. Sokrates; hakkında açılan davada pişmanlık getirdiğini beyan etmesi halinde bağışlanacağı söylendiği halde ileri sürdüğü düşüncelerinden vazgeçmemiş ve idama mahkum edilmiştir. Cezası baldıran otu şerbeti içirilecek (zehirlenerek) infaz edilmiştir .

Yargı bağımsızlığı; en basit tanımıyla yargı erkini temsil eden kurumsal yapıların (mahkemeler, iddia makamı, temyiz mercileri v.b.) ve bu yapıları oluşturan hakim ve savcıların adalet dağıtırken her türlü baskıdan (siyasi, sosyal, kişisel v.b.) ve tehditten uzak, hukukun üstünlüğünü esas alarak, yasalar çerçevesinde vicdani kanaatleriyle, tarafsız (bunun içindir ki Adalet Tanrıçası Themis’in gözleri bağlıdır)  ve  özgürce hareket edebilmeleri demektir.

Yargı bağımsızlığı ve demokrasi bir biriyle koşuttur. Demokrasinin geliştiği, idarenin tüm eylem ve işlemleri denetlenebilir (şeffaflık) ve yargılanabilir olduğu ölçüde yargı bağımsızlığı gelişir, tersine idarenin eylem ve işlemlerinin denetlenebilir olmaktan çıktığı, yargılama kapsamı dışına taşındığı durumlarda ise yargı erki de baskı altında kalır ve giderek bağımsızlığını yitirir.

Yargı bağımsızlığının örselenmesi halinin en tehlikeli biçimi ise yargının siyasallaşması ve yargı erkini temsil eden hakim ve savcıların hukukun üstünlüğü kavramını, yasaları ve belki de en acısı vicdanlarını bir tarafa itip idari erki elinde tutan ve kendisini eleştirilmekten, denetlenmekten ve yargılanmaktan lay-ü sel (muaf, bağışık) gören yöneticilere boğun eğmesi ve onların yönlendirmeleri ve/veya emirleri doğrultusunda hareket etmeleridir.
Unutulmamalıdır ki gün gelir her birey adalet terazisinde yargılanabilir. Asıl olan herkesin aynı terazide, eşit, adil ve hakkaniyete uygun biçimde tartılması, yargılanmasıdır. Terazinin ayarı bozulduğunda düzeltilmesi zordur.  Tamiri ve telafisi en zor olanı ise adalet kavramına (inancına) ve yargı erkine (adaleti temsil eden hakim ve savcılara) duyulan güvenin yitirilmesidir.       
  
Yazıma tekrar ifade özgürlüğüne vurgu yaparak son vermek istiyorum. İfade özgürlüğünün olmadığı yerde düşünceler mahkumdur, sesleri kısılmıştır, serpilemez, ışıtamaz, ısıtamazlar. Mevsim kıştır. Düşünce ve düşüncenin ifadesi; dünyamıza hayat veren güneş gibidir. İfade özgürlüğünün olmadığı her yer karanlıktır, kaygandır, soğuktur ve yaşam durağanlaşmış, ölüme doğru yelken açmıştır. 

Sözün özü; düşünme ve düşündüğünü ifade etme özgürlüğünün olmadığı toplumlar kendini yenileyemez, çağdaş gelişmelere uzak kalırlar. Giderek yalnızlaşır ve tarih sahnesinden çekilirler. Ulu Önder Atatürk’ün tanımladığı  “fikri ve vicdanı hür nesiller” yetiştirebilmemiz ancak ifade özgürlüğü ile mümkün olacaktır.

Fatih Selim Yurdakul

13 Kasım 2015 Cuma

Adanma (kutsallaştırma) ve birey (özgür insan) kavramları üzerine

Adanma (kutsallaştırma) ve birey (özgür insan) kavramları üzerine

“Adanma”; doğa üstü bir güç taşıdığına inanılan soyut bir varlığa ve/veya kavrama ya da somut bir varlığa ve/veya nesneye koşulsuz olarak bağlanma,  inanma ve teslim olma halidir. Din ve Tanrı inanışı, evliyalara, yatırlara, türbelere, azizlere, ermişlere koşulsuz inanma ve bağlanma soyut olana,  pirlere, şeyhlere, dedelere, babalara, kanaat önderlerine,  siyasilere (lider kültü yaratma),  inanma ve  bağlanma ise somut olana örnek gösterilebilir.

“Adanma” olgusunda kutsalı (adanılanı) belirleyen, kişinin kendini adadığı soyut ya da somut varlığa  duyduğu sevgi ve korkudur. Kutsal (adanılan) çiğnenmemesi gereken bir tabudur. Kendini adamış olan tabuyu çiğnediğinde uhrevi bir müeyyide (günah) ile cezalandırılacağına inandığı gibi dünyevi bir  müeyyide ile de cezalandırılabileceğini düşünür.

“Adanma” bireyin bir tür kendini hiçe sayması halidir. Felsefe ve Psikanalizde  “Nihilizm” (hiçlik duygusuna kapılma) olarak adlandırılan bu durum bireyin kendi iradesini reddetmesi, kendini acz içerisinde hissetmesi ve kabul etmesidir.

“Birey” kavramına gelince; birey özgür iradesiyle hareket eden, Imanuel Kant’ın deyişiyle aklını esaretten kurtarmış (Sapare Aude), karar verme sürecinde herhangi bir tabuya göre değerlendirme yapmayan, her türlü dogmayı reddeden,  deneyin ve aklın rehberliğinde bilime inanan, önyargılardan arınmış,  eşitlik ve adaleti üstün değer olarak kabul eden, insan ve hayvan haklarına saygılı, emek ve üretime değer veren, çalışan ve üreten insandır.

Tabuların yerine bilim ve aklın üstün değer kabul edildiği toplumlar demokrasi kültürü gelişmiş toplumlardır. Bu toplumlarda yükselen değerler, kutsalı yaratmada etken olan “sevgi” ve “korku” gibi öznel (subjektif)  değer yargılarından ziyade,  özünü “akıl” ve “bilim”den alan nesnel (objektif) ölçütler (kriterler) üzerine inşa edilir.

Adanma geleneğinin hakim olduğu toplumlarda etken olan biattir, liyakate bakılmaz, aranılan en has özellik koşulsuz itaattir. İtaat eden makbul (bizden), etmeyen ise günahkardır, asidir, katli vaciptir, en basit tanımıyla ötekidir (yabancı). Buna karşın “birey” kavramının başat gittiği toplumlarda ise liyakat esastır, ötekileştirme lanetlenir.

Adanmış (tabulara karşı gelemeyen insan) zamanla aciz düştüğü hissine kapılır, yılgınlığa sürüklenir, düşünemez, üretemez, egemen güce boyun eğer. Birey (özgür insan) ise düşünür, eleştirir, çalışır ve üretir.

Adanma (biat) kültürü üzerine inşa edilen toplumlar monopolist, tekçi, tekilci, tepeden inmeci bir yapıya dönüşür, yönetime tek adam kültü, karamsarlık ve mutsuzluk  hakim olur. Buna karşın, akıl ve bilim üzerine inşa edilen toplumlarda  ise  bireyler (özgür insanlar) eşit, adil, kimsenin ötekileştirilmediği, liyakatin esas alındığı bir öz yaşam alanını (habitatı) birlikte inşa ederler,  mutlu-mesut yaşarlar,  hayat bayram olur.


7 Eylül 2015 Pazartesi

Göçe Zorlanma Olgusu ve Yaşam Hakkı Üzerine



Göçe Zorlanma Olgusu ve Yaşam Hakkı Üzerine

Göçe zorlanma olgusu neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Yaşanan doğal afetler, kıtlıklar ve savaşlar nedeniyle insanlar doğdukları, büyüdükleri, kültürel değerlerini aldıkları yerleri (habitatlarını,doğal yaşam alanlarını),  yurtlarını terk etmek zorunda kalmakta. Bu bağlamda Anadolu toprakları,  binlerce yıldır sürekli göçten nasibini almakta ve göçe zorlanan insanları her zaman bağrına basmakta. “Tanrı misafiri” adı altında kabul görmüş geleneğimiz buradan gelmekte. Hiç bilmediğiniz, tanımadığınız insana kapımızı açmanız, barındırmamız, karnını doyurmamız, kendi rızasıyla ayrılana kadar göz kulak olmamız bugün kentlerde rastlayabileceğimiz bir durum değil. Yakın zamanlara kadar ve hatta şimdilerde dahi köylerimizde rahatlıkla karşılaşabileceğimiz bu misafirperverlik insanımızın genlerine işlemiştir, Anadolu insanı bu hasletiyle asildir, övgüye değerdir. Her zaman darda kalana yardımcı olmuştur.  Hatta bu işi abarttığımız dahi söylenebilir. Anneannemden duyduğum bir ata sözünü aktarmadan geçemeyeceğim, göçmenlerin (muhacirlerin) daha çok kayırıldığı anlamında “bir elin kaçkını bir ele hoş gelir” derdi.

Yaşam hakkına gelince; yaşam hakkı en temel insan hakkıdır. Uluslarüstü (Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirisinde, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartında, Avrupa Birliği Temel Haklar şartında ),  uluslararası ve ulusal hukuk metinleri (1982 Anayasasının 17/1. maddesi) ile koruma altına alınmıştır. 

Hukukta hak var ise buna koşut olarak görev de vardır. Diğer bir ifadeyle tüze (hukuk metni) ile tanınan hakkı muhatabına sağlamakla görevlendirilmiş olan suje  bahse konu o hakkı düzenleyen hukuk normunda belirtilir.  Bu bağlamda yazılı hukuk açısından yaşam hakkını sağlamakla görevli olan en başta devlettir. 

Göçe zorlanma esnasında insanlar yaşamlarını tehlikede hissettikleri öz yaşam alanlarından (habitatlarından) ayrılmak zorunda kalmakla kalmayıp, gayri-insani koşullarda seyahat etmekte, ulaştıkları güvenli noktalarda kendilerini neyin beklediğini kestirememekte, bu süreç içerisinde aç, susuz kalmakta, sağlıksız koşullarda yaşam mücadelesi vermekte, her an ölümle burun buruna gelmekteler.

Türkiye son yıllarda Asya, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden üstesinden gelemeyeceği kadar, oldukça yoğun göç almakta. Suriye ve Irak’ta yaşanan savaştan kaçanlar canını kurtarabilmek maksadıyla Türkiye’ye sığınmakta, gelenlerin bir kısmı geriye dönmeyi, bir kısmı üçüncü bir ülkeye gitmeyi , kimi ise burada kalmayı  arzulamaktalar.

Yakın zamanda gelen göçmenlerin barınması ve doyurulması hususunda Devlet ve vatandaşlar olarak gösterdiğimiz duyarlılığı (olumsuz kimi hadiseler istisna olmak üzere) diğer ülkelerin de aynı ölçüde gösterdiğini söylemek güç. Kimileri kapısını hepten kapatmakta, kimileri gelenlere gayri-insani muamele yapmakta (sınırda günlerce bekletmek, dini inancına göre ayırım yapmak gibi), kimileri ise göstermelik sayıda göçmeni kabul etmekte ve fakat reklamını iyi yapmakta. 

Devlet ve vatandaşlar olarak üzerimize düşen görev, misafirimiz olan ve bir kısmı belki hiç dönmeyecek ve bizlerle kaynaşacak  olan göçmenlere şimdiye kadar olduğu gibi yardım etmeye devam etmek  ve elimizden geldiği ölçüde hayatta kalmalarını temin etmeye çalışmaktır. Unutmayalım ki  atalarımızın dediği gibi “iyi komşu zor günde belli olur”.

22 Temmuz 2015 Çarşamba

“Ötekileştirme” üzerine

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin (10 Aralık 1948) 1. Maddesinde bütün insanların özgür, onur ve hakları yönünden eşit doğdukları, 2. Maddesinde ise herkesin ırk, renk, dil, din, siyasal ya da herhangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da başka bir ayırım gözetilmeksizin bu bildiride açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabileceği hüküm altına alınmış, benzeri düzenlemelere Avrupa İnsan Hakları ve Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (AİHS, 3 Eylül 1953) , Kadınların Siyasi Haklarına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (20 Aralık 1952), Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi (20 Kasım 1959), Avrupa Sosyal Haklar Sözleşmesi (18 Ekim 1961) gibi uluslarüstü ve uluslar arası antlaşmalarda ve sözleşmelerde, demokratik ülkelerin anayasalarında ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10. maddesinde yer verilmiştir.

Hiç kimse ırkı (etnik kökeni), dili, şivesi, dini, mezhebi, tarikatı, ibadet tarzı, siyasi inancı veya başkaca bir inancı, ulusal kökeni, doğduğu ve/veya büyüdüğü  yer (coğrafi kökeni), toplumsal kökeni (köylü ya da kentli olması), varsıllığı ya da yoksulluğu, engelli olması, cinsiyeti, cinsel tercihleri veya başkaca bir özelliği itibarıyla yek diğerinden ne daha değerli ne de daha değersizdir. Bireyi değerli kılan, toplumda ona itibar sağlayan, onu yücelten nitelikleri aklı, fikri, vicdanı, doğruluğu ve dürüstlüğü (ahde vefası), çalışkanlığı, kurduğu dostluklar, diğer bireylere sunduğu sevgi, başkalarına gösterdiği saygı, hasılı topluma yaptığı övgüye değer her türlü katkıdır. Bundan gayrı kişinin topluma yaptığı herhangi bir katkısı gözetilmeksizin, mensubu olduğu etnik kökeni, konuştuğu dili, inandığı dini, taraftarı olduğu siyasi akım, desteklediği futbol kulübü  (bunlarla sınırlı olmamak üzere) veya başkaca herhangi bir sınırlama gözetilerek  saygıya değer görülmesi, kendisine bir değer izafe edilmesi benimsenen  kriterinin dışında kalan insanların dışlanması ve “ötekileştirilmesi” sonucunu doğurur.

“Ötekileştirme” olgusunun nasıl ortaya çıktığına da değinmek gerekir. Ötekileştirme olgusu sıklıkla demokrasi geçmişi olmayan ya da henüz batılı anlamda demokratik kriterleri geliştirememiş, başka bir deyimle az gelişmiş toplumlarda yönetişim sürecinde bir kısım güruhu etrafına toplayarak iktidarı ele geçirmek ve sonrasında pekiştirmek amacıyla kullanılır.  Bu bağlamda cemaatçilik, hemşericilik, etnik ve/veya dilsel kökene dayalı siyaset ülkemizde yaşanan örneklerden bazılarıdır.

“Ötekileştirme”’nin yaşatılması beraberinde bir lider kültünün de betimlenmesi ve kutsanmasını gerektirir. Cemaatler yönünden şeyhler, hemşehricilik yönünden kanaat önderleri, etnik ve/veya dilsel kökene dayalı siyaset açısından önder olarak kutsallaştırılanlar buna örnek kabul edilebilir.

Sonuç olarak “ötekileştirme” olgusu ortak aklın kullanımı, ortak paydanın yaratılması, adil ve hakça bölüşüm, fırsat eşitliği gibi kavramlara uzaktır, amacı ile bağdaşmaz.

Tüm insanların özgür ve mutlu olacağı bir yaşam alanının tesisi şeffaf, nesnel, adil ve meşru hukuk kurallarının geçerli olduğu, uygulandığı ve etkin biçimde denetlenebildiği, ötekileştirmenin değil liyakatin esas alındığı bir düzende mümkün olacaktır.

Kimsenin kimseyi dışlamadığı, ötekileştirmediği, huzurlu bir dünyada hep birlikte mutlu, mesut yaşamak dileğiyle.


Fatih Selim Yurdakul            

16 Eylül 2014 Salı

Kapitalizm, Vahşi Kapitalizm, Küreselleşme (Globalizm), Rant Ekonomisi Ve İnsan Hakları Kavramları Üzerine

Kapitalizm, Vahşi Kapitalizm, Küreselleşme (Globalizm), Rant Ekonomisi  Ve İnsan Hakları Kavramları Üzerine

Kapitalizm 16-19. Yüzyıllar arasında Avrupa’da feodalizmin sona ermesiyle birlikte kurumsallaşmış ve tüm dünyaya yayılmıştır.

Kapitalizmin muhtelif tanımlarına bakacak olursak;  başını Adam Smith’in çektiği Merkantilistlere göre kapitalizm  “kendi kendine işleyen bir piyasada bireysel yararı temin etme güdüsü toplumsal yararı sağlamaya da hizmet eder…..piyasa en adil hakemdir, işleyişi ve düzeni herhangi bir şekilde sınırlanmamalıdır ”,  Karl Marks’a göre kapitalizm “işçinin ürettiği metanın sarf ettiği emeğin değerinden fazlasına satılması ile elde edilen karın (artı değerin) sermayeye dönüştüğü ve zaman içerisinde işçinin de metalaştığı ve  üretenin sermayesi haline geldiği” bir sistemdir, Weber’e göre kapitalizm ise “üretimde  üretkenliği ve verimliliği sağlayarak rasyonel bir üretim modeli yaratmaktır”.

Kapitalizmin yeknesak bir tanımı olmadığı gibi uygulamaları da farklı biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Batı Avrupa  (Burjuva) Demokrasilerinde sermaye ve işçi sınıfları arasındaki ilişkiler zaman içerisinde kurumsallaşmıştır. Sermayenin karşısında örgütlenmiş çok güçlü işçi sendikaları vardır, öyle ki işçi sendikaları İngiltere, Almanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde işçi partilerinin (kimi ülkelerde sosyal demokrat parti  ya da sosyalist partilerin) kurucu unsurlarıdır, işçi partilerini kuran sendikalara üye olan işçiler kaynakta kesinti yöntemiyle (check-off sistemi) maaşlarından belirli bir miktarın her ay işçi partisine ödenmek üzere kesilmesine müsaade ederler.

Bugün Batı Avrupa (burjuva) demokrasilerinde muhafazakar partilerin karşısında gerek işçi sınıfının hakları gerekse temel insan hakları düzleminde dişe diş mücadele eden işçi partilerinin gücü dayandıkları işçi sınıfından ve onların ekonomik katkılarından kaynaklanmaktadır. 

Türkiye’ye gelecek olursak;  Cumhuriyet döneminde çıkartılan  Anayasaların hepsinde  (1982 Anayasası dahil) işçi sendikalarının herhangi bir siyasi parti ile organik  bağ kurmasına izin verilmemiştir. Bu yüzdendir ki Türkiye’de Batı Avrupa Demokrasilerinde olduğu gibi sermaye sınıfının karşısında işçi sınıfı ve  işçi sendikaları ile kenetlenmiş, gücünü işçilerden alan,  işçi sendikalarının kurduğu ve desteklediği  işçi  partileri gelişememiştir.  Bu itibarla; Türkiye’de  herhangi bir siyasi partinin kendisini işçi partisi, sosyal demokrat parti ya da sosyalist parti olarak tanımlaması  pek anlamlı değildir.

Vahşi kapitalizm ise burjuva demokrasilerinin tüm kurum ve kurallarıyla gelişemediği (Türkiye gibi) ülkelerde yaygın olan bir sistemdir. Sermaye  ezici  üstünlüğe sahiptir,  herhangi bir kural ve kurum ile kendisini bağlı hissetmez, gücünün  sınırlanmasını  istemez, amacı -her ne bahasına olursa olsun- karını artırmaktır. Bu bağlamda burjuva demokrasilerinde yasak olan kayıt dışı istihdam, çocuk ve kadınların ağır işlerde çalıştırılması yasağı, iş güvenliği önlemlerinin ve işçilerin haklarının uluslararası standartlarda sağlanması, ağır, tehlikeli ve insanlık dışı çalışma koşullarında istihdamın önlenmesi, örgütlenme ve toplu sözleşme özgürlüklerinin sınırlanmaması ve etkin kullanımının sağlanması  gibi konularda işçi lehine  düzenlemelere karşıdırlar, elde ettikleri kardan bir nebze dahi fedakarlıkta bulunmak istemezler.

Küreselleşme (Globalizm) kavramının ele alacak olursak;  ekonomi-politik açıdan kapitalizmin ulaştığı nihai uluslararası boyuttur   (küreselleşme tanımının sosyolojik, kültürel ve ekolojik boyutları hakkındaki tartışmalara değinmeyeceğim).  Küreselleşme yanlılarının gözünde tüm dünya tek pazardır, sermayenin ve malların serbest dolaşımı sağlanarak üretilen metaların en hızlı ve en yüksek değerden satılması amaçlanır. Güçlü olan sermaye gurupları daha da güçlenir, küresel marka haline gelir ve faaliyet gösterdikleri alanlarda her türlü kararın alınmasında tek belirleyici  konumuna erişirler. Örneğin ilaç sanayi dünya genelinde birkaç büyük dev topluluk tarafından dizayn edilir, üretim standartların belirlenmesinde, ilacın tanıtımında, dağıtım  ve pazarlanmasında, fiyatının tespitinde tek belirleyicidirler. Kendi belirledikleri kurallara uygun hareket edilmediğinde muhatabına satış yapmazlar. Tekel, kartel  ya da tröst konumundadırlar.

Rant ekonomisi kavramına gelince; bu kavram son birkaç yıl içerisinde belleklerimize yer etti ve  şehirlerimizde yaşanan hızlı yapılaşma ile sıkça duyar olduk. Rant ekonomisi kavramının Türkçe meali “havadan (çalışmadan) para kazanmaktır” . Rant ekonomisinin aktörleri  siyasi ve idari erki elde tutanlar ve sermayedarlardır. Birlikte hareket ederler ve ürettikleri  metaların değerlerini  yapay (spekülatif) olarak şişirirler ve yaratılan fiktif (varsayımsal) değeri  paylaşırlar. Bu düzene  yeni mafya düzeni demek sanırım abartı olmaz.

“İnsan Hakları”nın kavram olarak tarihsel süreç içerindeki evrimine  değinmeyeceğim, anlamı “sadece ve sadece insan olmaktan ötürü ırk, dil, din, renk , cinsiyet, siyasi ve dini inanç ayırımı gözetmeksizin herkesin sahip olması gerektiği,  uluslarüstü (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi), uluslararası ve  ulusal metinlerde düzenlenmiş, başta  yaşama hakkı ve  ifade özgürlüğü olmak üzere, sağlık, eğitim, barınma, yiyecek temin edebilme, mülkiyet, adil yargılanma ve savunma  gibi  temel haklardır”.

İnsan haklarının geleceğine yönelik  bir değerlendirmede bulunacak olursak; “insan hakları” kavramı, insani yaşam endeksi yüksek, batı demokrasilerinde (coğrafi olarak kendi sınırları içerisinde) yaşamaya ve gelişmeye devam edecektir,  küreselleşmenin esiri olmuş, vahşi kapitalizmin ve rant ekonomisinin hüküm sürdüğü, diğer bir ifadeyle  “yeni mafya düzeni”nin hakim olduğu ülkelerde ise örselenecek, zaman zaman  askıya alınacak ve hak ihlalleri artacaktır. Siyasi ve idari erk hak ihlalleri karşısında  sorumlularının araştırılması ve cezalandırılması noktasında eylemsiz (pasif) kalacak ve olanı-biteni unutturmaya çalışacaktır.  Üzerimize düşen görev hak ihlalleri karşısında susmamak,  hukuki zeminde mücadele etmektir. 


Fatih Selim Yurdakul     

11 Kasım 2013 Pazartesi

Narkissos Efsanesinin Ezoterik Yorumu Üzerine

Yunan Mitolojisinde Narkissos’un hikayesi kısaca şöyledir: Narkisos, ırmak ilahı Kephissos ile arındırıcı suların bekçi perisi Liriope’nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Bir kahin, ebeveynine Narkissos’un bu dünyada, kendi yüzünü görmediği sürece yaşayacağını bildirir. Narkissos bir gün bir su kaynağına gelir ve suya eğilerek içmeye başlar. Bu sırada suya yansıyan yüzünü görür. Sudaki aksını (kendi yüzünü) gördüğünde kendini hayranlıkla seyre dalar ve kendisine âşık olur. Bu seyirden kendisini alamayan Narkissos giderek hissizleşir, dünyevi yaşamdan uzaklaşır, yaşama gözlerini yumar ve bulunduğu yere kök salarak açılmış bir çiçeğe dönüşür. Bu çiçek, güneş gibi, sarı göbekli, beyaz yapraklı, çevresine güzel kokular yayan bir çiçektir (Nergis Çiçeği). Ölümünden sonra Styx nehrinin sularına katılır.

Mitolojide anlatılan Narkissos’un hikayesinde bir çok ezoterik içerik, metaforik anlatım (semboller)  mevcuttur. Bu bağlamda;
- Henüz sudaki aksını (yansımasını) görmemiş Narkissos inisiye olmamış, hakikatin ışığı ile aydınlanmamış insanı,
- Narkissos’un kendi yansımasını gördüğü akar su, ezelden ebede akan yaşamı, bilginin kaynağını, sonsuzluğu ve hakikati,
- Eğildiği sudan içmesi  bilginin kaynağına erişmesini, inisiye olmasını,  aydınlanmaya başladığını,
- Sudaki yansımasına aşık olması bilginin yarattığı tutkuyu, aydınlanmış  insanın mutluluk halini,
- Dünyevi yaşamdan uzaklaşması kendine bir çeki düzen vermeyi, insan olmanın en temel düsturu olan “kendini bilmeyi”,
- Bulunduğu yere kök salması ve çiçeğe dönüşmesi, bilginin kaynağından uzaklaşmamayı ve bilginin paylaşılması gerektiğini,
- Dönüştüğü çiçeğin sarı göbeği güneş gibi aydınlatan bilge insanı, beyaz yaprakları dürüstlüğü, güzel kokusu ise başkaları nazarında yarattığı övgüye değer olumlu vasıfları,
temsil eder.      

Fatih Selim Yurdakul



Hitit Medeniyetindeki Politeist (Çok Tanrılı) İnanışın, Hitit Dilinin, Hitit Mimarisinin ve Hitit Mutfağının Anadolu Medeniyetlerine Etkileri Üzerine.

Hititler çok tanrılı bir dini yapıyı benimsemişler ve bu yapı içerisinde yaşamışlardır. Arkeoloji ve Tarih, Hitit Medeniyetini “Bin Tanrılı Medeniyet” olarak yad etmektedir. Hititler; fethettikleri komşu medeniyetlerin tanrılarını da benimseyerek  kendi Pantheon’una (Tanrılar Külliyatına) dahil etmişler ve dışlamamışlardır. Bu vesileyle savaşarak aldıkları toprakların ahalilerini hiçbir zaman ötekileştirmemişler, zaman içerisinde dost edinmişler ve kaynaşmışlardır. Hititlerdeki bu politeist dinsel yapı zaman içerisinde Anadolu’da yatırlar, türbeler ve ocaklar (ocakzadeler) olarak boy göstermiştir. Anadolu insanının başı sıkıştıkça ziyaret ettiği, adak adadığı, dualar okuduğu, çaput bağladığı, mum yaktığı  yatırlara yapılan ziyaretler ve kimi hastalıkları iyi ettiğine inandıkları ocaktan geldiğine inandıkları ocakzadelere gösterdikleri hürmetin kökeninin Hititlerden geliyor olması ihtimal dahilindedir. Tevarüs eden bu inanışlardan birisi de çocuğu olmayan çiftlerin bu konuda kerameti olduğuna inandıkları bir türbeye yakarmaları, çocuk dilemeleri ve adak adamaları olayıdır. Bu dilekleri yerine geldiğinde doğan çocuklara Orta Anadolu’da (Erken Hitit Devletinin coğrafi alanı içerisinde olan Tokat, Amasya, Çankırı, Çorum İlleri dahilinde) erkek ise Satılmış kız ise Satı ismi verilmektedir. Diğer bazı illerde ise belli bir yatıra yakarma, adak adama sonucu doğduğuna inanılan erkek çocuklara türbede yattığına inanılan zatın adı verilmektedir (Malatya-Sivas’ta Abdulvahap, Adıyaman’da Abuzer, Diyarbakır’da Şeyhmus gibi). 

Hitit diline baktığımızda bugün Anadolu’da varlığını sürdürdüğünü görebilmekteyiz. Dil bilimciler Hitit dilinin en çok etki ettiği dillerin Türkçe, Yunanca, Sanskritçe (Hintçe), Farsça, Latince ve Germen kökenli diller olduğunu beyan etmektedirler. Aga (Ağa, Ağabey), Ah(keder),  Ak(Yüce, Parlak), At, Atta (Ata, Baba), Anna (Anne), Bu (Bu), De (ti, ta), Dingir (Tengri, Tanrı), Er (Adam), Erim (Eren, Kahraman), Gar (Karın), Khun( Han), Kumas (Kömüş, Camış, Camız), Pal (Bel, Balta), Par (Parlak Gündoğumu), Su (Su), Ul (Ol), Tur(Dur), Wah (Vah etmek) sözcüklerini Hititçe’den Türkçe’ye intikal etmiş sözcüklerden birkaç örnek olarak gösterebiliriz. Literatürde (yazılı kaynaklarda) rastlamadığım ancak anne-babamın memleketi olan Zile’de (Tokat) halen kullanılmakta olan Şinavat sözcüğüne değinmeden geçemeyeceğim. Üzerinde üzüm çiğnenen (ezilen) ahşap ya da taş kaide ya da üzüm sıkılan cendere anlamında kullanılan bu sözcüğün kökenini çocukluğumdan beri hep merak etmişimdir. Zaman içerisinde su manasına gelen İngilizce’deki Water ve Almanca’daki Wasser sözcüklerinin Hititçe Watar sözcüğünden geldiğini öğrendikten sonra Şina sözcüğünün de yine Latin ve Germen kökenli dillerdeki şarap manasına gelen Wine, Vino sözcüklerini andırdığını sezinledim. Her ne kadar bilimsel bir ispatı olmasa da, Şinavat sözcüğünün iki kelimeden oluşmuş olabileceğini, Hititçe kökenli olma ihtimalinin yüksek olduğu, üzüm suyu ya da şarap manasına gelebileceğini değerlendiriyorum.

Hititlerde Mimariye değinecek olursak; Hattuşa ve Boğazkale Hitit Kazılarında elde edilen bulgulardan, evlerin temelinin taş kaideler üzerinde açılan dairesel oyuklara yerleştirilen ahşap dikmeler (kolonlar) üzerine oturtulduğunu, ahşap kolonların üzerine yine ahşaptan ve çatıyı (damı) taşıyabilecek güçte ahşap kirişler (mertekler) yerleştirildiğini, kolon ve kirişlerin bu şekilde bir birleriyle bağlantısının sağlandığını, evin duvarlarının toprak kerpiçler ile örüldüğünü ve toprakla sıvandığını, evin çatısının toprakla kaplanmış düz bir damdan ibaret olduğunu anlamaktayız. Bu mimari biçimine, düz damlı ahşap kolon ve kirişler kullanılmak suretiyle toprak kerpiçten yapılan ev yapım tarzına, bugün Orta Anadolu’da hala rastlamak mümkündür. Hitit tarzı mimarinin bir enstrümanı olan, toprak damlı evlerin  yağmur yağdığında evin içerisine suyun sızmasını önlemek maksadıyla damdaki toprak-saman karışımı kaplamayı sıkılaştırmak için kullanılan silindirik taşın (loğ) bir örneği dahi Boğazkale kazılarında çıkmıştır. Hititlerde ev yapım tekniğinde toprak ve ahşap kullanılması, taş temel zemininde açılan dairesel oyuklara yerleştirilen dikmeler (kirişler), muhtemelen deprem halinde binanın salınmasına, hareket etmesine olanak vermek amacıyla düşünülmüştür. Bu yapı tekniği, Hititlerin depremle tanışık olduklarını ve depremin yaratacağı yıkımı asgariye indirmek amacıyla evlerin kaidesini oynak bir mekanizma üzerine bina ettiklerini göstermektedir.

Hitit mutfağına ve beslenme biçimine gelince; Hititlerde tahıldan elde edilen undan ekmek üretimi oldukça gelişmiş, Hitit kazılarında bulunan devasa zahire küpleri buna işaret etmektedir. Hitit tabletlerinin çözümünden anlaşıldığı kadarıyla;  Hitit Mutfağında çorba kültürü zengindir, et ve sebze tüketimi mevcuttur. Yemekleri haşlama, kavurma, ızgara ya da fırınlama yöntemiyle pişirmişlerdir. Şarap ve biranın ilk üreticileri olarak tanınmaktadırlar. Şarap ve birayı gerek dinsel törenlerde tanrılara sundukları gerekse sair ortamlarda tükettikleri biliniyor.  Bugün Anadolu’daki zengin ekmek ve çorba kültürünün Hititlerden günümüze tevarüs eden bir gelenek olduğunu düşünülebilir.

Hititler açısından ekmek tıpkı Anadolu insanının bugün dahi yemek-içmekle, karın doyurmakla eşdeğer tuttuğu bir değerdir. Beslenme denildiğinde akla ilk hep ekmek gelir. Hitit insanının temel gıda maddelerinin ekmek ve su olduğu Hitit yazıtlarında görülmektedir. Hititçenin çözülmesinde büyük rol oynadığı kabul edilen “ve ekmeği yiyiniz, suyu da içiniz” (an azzasteni watar- a ekutteni) şeklindeki ilk Hitit Kralı 1. Hattuşuli’nin askerlerine verdiği öğüt, kanaatkar ve sade insan tipini betimlemektedir.

Hititler ekmek ve suya, gıda maddesi olmanın ötesinde bağlılığı (ahde vefayı), dostluğu, dürüstlüğü ifade etmek üzere ezoterik (batıni, içrek) bir anlam da yüklemişlerdir. Dostluğun ve sevginin tesisini, toplumsal dayanışmayı ifade etmek amacıyla ekmek ve su metafor, birer sembol olarak kullanılmıştır. Bu inanış  Anadolu’da da geçerlidir. Çocukluğumda bir ahbap ya da dosttan bahsedilirken, sevdiklerini yad ederken “çok ekmeğini yedik suyunu içtik” denildiğini hatırlarım. Bu ifadelerin ne kadar eski olduğunu, köklerinin kadim Anadolu Medeniyetlerine kadar uzandığını bu vesileyle öğrendim ve sizlere aktarmak istedim.

Fatih Selim Yurdakul



8 Ekim 2013 Salı

Mitosların (efsanelerin) hüküm sürdüğü, çoğulculuk ve katılımcılığın olmadığı, ayrıksı düşüncelere tahammül gösterilmediği bir ortamda demokrasiden söz edilemez .

Mitos sözcüğü Yunanca kökenlidir,  μυθος [mithos] Eski Yunan’da “geçmişte söylenenlerin tekrarı” (söylence) anlamında kullanılmıştır, çağdaş batı dillerinde ise “efsane” anlamında kullanılmaktadır. Daha çok gerçekte olmayan bir hikaye, masal  ya da anlatıyı ifade ettiği varsayılır. Mitosların (efsanelerin) doğruluğu ya da nesnelliği tartışılmaz, dinsel ya da kültürel bir temaya, evren ve yaratılışa, Tanrılara veya kahramanlara ilişkin olabilir.  Mitosları konu edinen inceleme alanına ise “mitoloji” denir.
Aklın ve bilimin egemen olmadığı, henüz aydınlanma sürecini tamamlayamamış, geri kalmış toplumlarda kitleler dinsel, kültürel ve/veya sosyo-kültürel mitoslar, efsaneler ve kahramanlık hikayeleri ile uyutulur,  ayrıksı ve karşıt düşünceler tehlikeli görülür, seslerini çıkarmalarına, kitlelere seslenmelerine izin verilmez. Bu toplumlarda mitoslar adeta genel kabullerdir, tartışılması hiçbir şekilde hoş görülmez, “dokunan yanar”.
Batı demokrasilerinde ise mitosların (mitoloji kahramanlarının) yeri ayrı, gerçeklerin yeri ayrıdır.  Her türlü yönetişim  sürecinde çoğulculuk (plüralizm) ve katılımcılık esastır. Özünde şiddet içermediği ve şiddeti teşvik etmediği sürece  düşüncenin izharı (açıklanması) ve savunulması, kitlelere iletilmesi serbesttir, dahası bu hakkın kullanımı teşvik edilir, kişiler  düşüncelerini açıklamaya özendirilir. Amaç her düşünceye kulak vererek, toplum için  yararlı, adil ve demokratik olanı belirleyebilmek, ortak aklı üretebilmektir.  Demokratik toplumlarda ifade özgürlüğü en az yaşam hakkı kadar kutsal kabul edilir,  düşünme ve düşündüğünü ifade özgürlüğü demokrasinin olmazsa olmazıdır, bu özgürlüklerinin  olmadığı yerde demokrasiden bahsedilemez.
Farklı düşünmek, hadiseye farklı  bir zaviyeden (açıdan) bakabilmek bir akli değerlendirme (uslamlama) sürecinin sonucudur, emek ister, zahmetli bir iştir. Bu süreçte deney, gözlem ve bilimin ışığı altında zaman içerisinde oluşmuş genel kabuller (bilimsel doğrular) topluma yol gösterir, rehber olur.
Demokratik bir düzen içerisinde kalkınmanın, insanca yaşamanın, güzel günlere ulaşabilmenin yolu bilime inanmak,  düşünme ve düşündüğünü icra etme sürecinde bilimsel doğruları esas almaktan geçer.
Yazıma Ulu Önder Atatürk’ün “Hayatta En Hakiki Mürşit (yol gösterici, rehber) İlimdir” sözü ile son veriyorum.
Yolunuz bilimden ayrılmasın.

Fatih Selim Yurdakul


13 Ağustos 2013 Salı

“Yurttaşlık”, “Halk”, “demokrasi” ve “ulus” kavramları üzerine.

“Yurttaşlık”, “Halk”, “demokrasi” ve “ulus”  kavramları üzerine.

Yurttaş kavramı ilk kez Roma İmparatorluğu ve Eski Yunan’da kullanılmıştır . Latincesi “civis”, Yunancası ise “polites” dir. Yurttaşlık; Yunan Şehir Devletlerinde (polis) yaşayan ve siyasal yaşama katılma hakkı olan ayrıcalıklı topluluğa, zümreye, tanınmış, tevarüs eden, babadan oğula geçen, bir statü idi.

1789 Fransız Devrimi ile yurttaşlık statüsü genelleştirildi, devlet yapısı kurumsallaştı, pekişti. “Ulus” kavramı belirginleşti,  “ulusu” teşkil edenler tabiyetten  (kulluktan) kurtuldular. Kilise, zümre, aile ve bölge gibi alternatif kimliklerin yerini Fransız Yurttaşı kimliği aldı.

Türk Devriminde de aynı süreç yaşandı. Osmanlı’da var olan teba (kul) ilişkisi yurttaşlık ilişkisine dönüştü. Gevşek ve dağınık bir yapıdaki toplumsal katmanları (ümmeti teşkil eden milletleri, halkı) bir araya getirmek ve birlikte yüceltmek için yurttaşların bütününe “Türk Ulusu” denildi, devlet otoritesini hakim kılmak için dinsel otoriteyi temsil eden tekke ve zaviyeler kapatıldı, feodaliteyi temsil eden ağa, bey, efendi gibi unvanların kullanımı yasaklandı.

Demokrasi kavramı ise yine ilk kez Eski Yunan’da ortaya atılmıştır. Yunanca “demos” (halk) ve “kratos” (iktidar, güç) sözcüklerinden türetilmiştir, “halkın iktidarı” anlamında kullanılmıştır. Burada kullanılan “halk” ifadesi “herkes” anlamındadır. Eski Yunan’daki demokrasi anlayışı bugünkü manana katılımcı bir demokrasi değildir. İktidar “halk” (herkes) adına sınırlı ve ayrıcalıklı  bir zümre tarafından kullanılırdı.

1789 Fransız Devrimiyle birlikte; gevşek ve dağınık bir birlikteliği ifade eden “halk” kavramı yerine devlete yurttaşlık bağı ile bağlanmış, bu bağ ile birbiri ile kaynaşmış, iktidarı birlikte paylaşan, ortak dili, tarihi ve idealleri olan, birlikte yaşama arzusu içerisindeki  yurttaşlar topluluğunu ifade etmek üzere  “ulus” kavramı geliştirildi. Bu kavram ile yurttaşın dinsel, feodal ve aristokratik bağlardan kurtulmuş, kendi aklı ve vicdanı ile hareket edebilen ve bağımsız karar verebilme yetisine sahip birer birey olarak güçlenmesi, birileri tarafından güdülmesi yerine iktidara bizzat ortak olması ve kendi adına karar vermesi ve yönetmesi amaçlandı. 

“Yurttaşlık  kavramının belirleyicisi “ulus bilinci”dir. Bu kavramlardan birinin erozyona uğratılması, diğerinin de yok olması sonucunu doğurur. Toplumsal yapıyı tekrar ümmeti oluşturan milletlere bölerseniz, “ulus” olma bilinci kaybolur, ulusu ve dolayısıyla yurttaşları  bir arada tutmaya yarayan maya (“ulus ideali”) bozulur ve “ulus bilinci” yok olur.

Büyük Ortadoğu projesi adı altında yürütülen sürecin ayrıntıları netleşme başladı. Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı’da olduğu gibi dağınık ve  gevşek bir  yapıda, dinsel ve etnik topluluklardan (milletlerden) oluşan bir federasyona dönüştürülmesi emelleri birileri tarafından yavaş yavaş dillendiriliyor bu günlerde.  Amaçlanan Kurtuluş Savaşı ile yeşeren ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile pekişen “Türk Ulusu” bilincinin yok edilmesidir. “Ulus bilincinin”  yok edilmesiyle birlikte yurttaşlık bilinci de zayıflayacaktır. Yurttaşlık bilincinin zayıflaması ise “ulus devletin”, şehitlerin kanıyla ve irfanla kurduğumuz Türkiye Cumhuriyetinin sonu olacaktır. 

Fatih Selim Yurdakul



“Uzlaşma kültürü”, “hoşgörü” ve “adalet” üzerine .


“Uzlaşma kültürü”, “hoşgörü”  ve “adalet” üzerine .

Malumunuz, ülkemizde bu kavramların  pek itibarı yok, neredeyse herkes herkesle kavgalı,  hoşgörüyü hep karşımızdakinden bekler hale geldik. Kanımca; bunun altında yatan en önemli sebep adalet duygusunun örselenmiş olmasıdır. Su tüm yaşam için ne kadar elzem ise adalet duygusu ve inancı da insanlık için o kadar elzemdir. Adaleti dağıtırken şirazeyi (kitap yapraklarını bir arada tutmaya yarayan ince örülmüş bez şerit) kaçırdığınız takdir de, bir kitabın dağılması, yapraklarının dört bir yana savrulması gibi insanlar da dağılır, geleceğe ilişkin umutlarını kaybederler, yalpalamaya başlarlar ve sonuçta toplumsal çalkantılar (kaos) doğar.

Adalet inancı bir kez yara aldığı takdirde yeniden tesisi kolay olmaz, nesiller alır. Bir toplumun yücelmesi, sağlıklı nesiller yetiştirmesi ancak adil bir idare tarzı ile mümkün olur.

Adaletin tesisinde “hoşgörü” olmazsa olmazdır. Hoş görmek, kanımca, farklı olan her düşünceye (şiddet içermediği, başkalarının özgürlük alanına müdahale etmediği sürece) tahammül edebilmektir. Karşısındakinin düşüncesine saygı duymasa bile tahammül edebilen insan erdem sahibidir.

İşte bu noktada yere, göğe sığdıramadığımız (değerini ne kadar anladığımız şüpheli) Mevlana’yı ne kadar içselleştirdik diye kendimize sormak gerek. Mevlana’ya saygı duymak, her yıl sonunda Konya’da düzenlenen “Şeb-i Aruz” törenlerinde boy göstermek mi yoksa O’nun öğretilerini  idrak etmek ve yaşamımızda bir nebze de olsa uygulamak mıdır?

Mevlana’dan söz etmişken hoşgörü üzerine deyişlerinden bir kaçını aktarmadan geçmek olmaz:     

“ İyiyi ara, doğruyu ara, güzeli ara, ama kusuru arama” .

“Ört de senin ayıbını da örtsünler”

“Bir gönül yapmak gelmiyorsa elinden, bari bir gönül yıkılmasın dilinden”

“İnsanı ateş değil kendi gafleti yakar, herkeste kusur görür kendine kör bakar, bil ki neye nasıl bakarsan O’ da sana öyle bakar”

“Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol”

Uzlaşma kültürü ve adalet, ancak ve ancak  hoşgörü’ nün egemen olduğu bir ortamda göverir, boy verir. Kimsenin kimseyle kavgalı olmadığı, ötekileştirmediği, adil bir geleceğe tez vakitte ulaşmak dileğiyle.

Saygılarımla.


Fatih Selim Yurdakul