13 Ağustos 2013 Salı

“Yurttaşlık”, “Halk”, “demokrasi” ve “ulus” kavramları üzerine.

“Yurttaşlık”, “Halk”, “demokrasi” ve “ulus”  kavramları üzerine.

Yurttaş kavramı ilk kez Roma İmparatorluğu ve Eski Yunan’da kullanılmıştır . Latincesi “civis”, Yunancası ise “polites” dir. Yurttaşlık; Yunan Şehir Devletlerinde (polis) yaşayan ve siyasal yaşama katılma hakkı olan ayrıcalıklı topluluğa, zümreye, tanınmış, tevarüs eden, babadan oğula geçen, bir statü idi.

1789 Fransız Devrimi ile yurttaşlık statüsü genelleştirildi, devlet yapısı kurumsallaştı, pekişti. “Ulus” kavramı belirginleşti,  “ulusu” teşkil edenler tabiyetten  (kulluktan) kurtuldular. Kilise, zümre, aile ve bölge gibi alternatif kimliklerin yerini Fransız Yurttaşı kimliği aldı.

Türk Devriminde de aynı süreç yaşandı. Osmanlı’da var olan teba (kul) ilişkisi yurttaşlık ilişkisine dönüştü. Gevşek ve dağınık bir yapıdaki toplumsal katmanları (ümmeti teşkil eden milletleri, halkı) bir araya getirmek ve birlikte yüceltmek için yurttaşların bütününe “Türk Ulusu” denildi, devlet otoritesini hakim kılmak için dinsel otoriteyi temsil eden tekke ve zaviyeler kapatıldı, feodaliteyi temsil eden ağa, bey, efendi gibi unvanların kullanımı yasaklandı.

Demokrasi kavramı ise yine ilk kez Eski Yunan’da ortaya atılmıştır. Yunanca “demos” (halk) ve “kratos” (iktidar, güç) sözcüklerinden türetilmiştir, “halkın iktidarı” anlamında kullanılmıştır. Burada kullanılan “halk” ifadesi “herkes” anlamındadır. Eski Yunan’daki demokrasi anlayışı bugünkü manana katılımcı bir demokrasi değildir. İktidar “halk” (herkes) adına sınırlı ve ayrıcalıklı  bir zümre tarafından kullanılırdı.

1789 Fransız Devrimiyle birlikte; gevşek ve dağınık bir birlikteliği ifade eden “halk” kavramı yerine devlete yurttaşlık bağı ile bağlanmış, bu bağ ile birbiri ile kaynaşmış, iktidarı birlikte paylaşan, ortak dili, tarihi ve idealleri olan, birlikte yaşama arzusu içerisindeki  yurttaşlar topluluğunu ifade etmek üzere  “ulus” kavramı geliştirildi. Bu kavram ile yurttaşın dinsel, feodal ve aristokratik bağlardan kurtulmuş, kendi aklı ve vicdanı ile hareket edebilen ve bağımsız karar verebilme yetisine sahip birer birey olarak güçlenmesi, birileri tarafından güdülmesi yerine iktidara bizzat ortak olması ve kendi adına karar vermesi ve yönetmesi amaçlandı. 

“Yurttaşlık  kavramının belirleyicisi “ulus bilinci”dir. Bu kavramlardan birinin erozyona uğratılması, diğerinin de yok olması sonucunu doğurur. Toplumsal yapıyı tekrar ümmeti oluşturan milletlere bölerseniz, “ulus” olma bilinci kaybolur, ulusu ve dolayısıyla yurttaşları  bir arada tutmaya yarayan maya (“ulus ideali”) bozulur ve “ulus bilinci” yok olur.

Büyük Ortadoğu projesi adı altında yürütülen sürecin ayrıntıları netleşme başladı. Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı’da olduğu gibi dağınık ve  gevşek bir  yapıda, dinsel ve etnik topluluklardan (milletlerden) oluşan bir federasyona dönüştürülmesi emelleri birileri tarafından yavaş yavaş dillendiriliyor bu günlerde.  Amaçlanan Kurtuluş Savaşı ile yeşeren ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile pekişen “Türk Ulusu” bilincinin yok edilmesidir. “Ulus bilincinin”  yok edilmesiyle birlikte yurttaşlık bilinci de zayıflayacaktır. Yurttaşlık bilincinin zayıflaması ise “ulus devletin”, şehitlerin kanıyla ve irfanla kurduğumuz Türkiye Cumhuriyetinin sonu olacaktır. 

Fatih Selim Yurdakul



“Uzlaşma kültürü”, “hoşgörü” ve “adalet” üzerine .


“Uzlaşma kültürü”, “hoşgörü”  ve “adalet” üzerine .

Malumunuz, ülkemizde bu kavramların  pek itibarı yok, neredeyse herkes herkesle kavgalı,  hoşgörüyü hep karşımızdakinden bekler hale geldik. Kanımca; bunun altında yatan en önemli sebep adalet duygusunun örselenmiş olmasıdır. Su tüm yaşam için ne kadar elzem ise adalet duygusu ve inancı da insanlık için o kadar elzemdir. Adaleti dağıtırken şirazeyi (kitap yapraklarını bir arada tutmaya yarayan ince örülmüş bez şerit) kaçırdığınız takdir de, bir kitabın dağılması, yapraklarının dört bir yana savrulması gibi insanlar da dağılır, geleceğe ilişkin umutlarını kaybederler, yalpalamaya başlarlar ve sonuçta toplumsal çalkantılar (kaos) doğar.

Adalet inancı bir kez yara aldığı takdirde yeniden tesisi kolay olmaz, nesiller alır. Bir toplumun yücelmesi, sağlıklı nesiller yetiştirmesi ancak adil bir idare tarzı ile mümkün olur.

Adaletin tesisinde “hoşgörü” olmazsa olmazdır. Hoş görmek, kanımca, farklı olan her düşünceye (şiddet içermediği, başkalarının özgürlük alanına müdahale etmediği sürece) tahammül edebilmektir. Karşısındakinin düşüncesine saygı duymasa bile tahammül edebilen insan erdem sahibidir.

İşte bu noktada yere, göğe sığdıramadığımız (değerini ne kadar anladığımız şüpheli) Mevlana’yı ne kadar içselleştirdik diye kendimize sormak gerek. Mevlana’ya saygı duymak, her yıl sonunda Konya’da düzenlenen “Şeb-i Aruz” törenlerinde boy göstermek mi yoksa O’nun öğretilerini  idrak etmek ve yaşamımızda bir nebze de olsa uygulamak mıdır?

Mevlana’dan söz etmişken hoşgörü üzerine deyişlerinden bir kaçını aktarmadan geçmek olmaz:     

“ İyiyi ara, doğruyu ara, güzeli ara, ama kusuru arama” .

“Ört de senin ayıbını da örtsünler”

“Bir gönül yapmak gelmiyorsa elinden, bari bir gönül yıkılmasın dilinden”

“İnsanı ateş değil kendi gafleti yakar, herkeste kusur görür kendine kör bakar, bil ki neye nasıl bakarsan O’ da sana öyle bakar”

“Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol”

Uzlaşma kültürü ve adalet, ancak ve ancak  hoşgörü’ nün egemen olduğu bir ortamda göverir, boy verir. Kimsenin kimseyle kavgalı olmadığı, ötekileştirmediği, adil bir geleceğe tez vakitte ulaşmak dileğiyle.

Saygılarımla.


Fatih Selim Yurdakul    

“Ulus”, “millet”, “milliyet”, “milliyetçilik” ve “ulusçuluk” kavramları üzerine .

“Ulus”, “millet”, “milliyet”, “milliyetçilik” ve “ulusçuluk” kavramları üzerine .

“Millet” Arapça kökenli bir sözcük olup, “belli bir din veya mezhebe bağlı cemaat” anlamındadır. Osmanlı’da da bu anlamda kullanılmıştır (Katolik Milleti, Ortodoks Milleti gibi).  Günümüzde ise ortak bir dili olan, aynı tarihsel geçmişe sahip, bir arada yaşayan ve gelecekte de bir arada yaşama inancı ve arzusunda olan, ortak bir kültürel mirası olan topluluk olarak tanımlanmaktadır.

“Millet” sözcüğüne eşdeğer olarak kullandığımız “Ulus” sözcüğünün kökeni ise Orhun Yazıtlarında yer alan “uluş” tur. Birliği oluşturan boyların birlikteliğini ifade etmek üzere kullanılmıştır. Divan-ı Lügat-ı Türk’de (Kaşgarlı Mahmut) yer alan karşılığı ise “budun” sözcüğüdür.

“Milliyetçilik”; kavram olarak Fransız Devriminden sonra ortaya çıkmıştır. İlk kez 1784-1815 yılları arasında Napoleon Döneminde Fransız istilası altındaki Almanya’da kullanıldığı tahmin edilmektedir. Aynı yıllarda Rus işgali altındaki Polonya’da, Osmanlı İmparatorluğu içerisinde Yunanistan’da, Avusturya İmparatorluğu içerisinde Macaristan’da milliyetçi akımlar gelişmiştir. Milliyetçilik, Fransız Devrimine paralel olarak, egemenliğin (hüküm sürme erkinin) yeryüzünde Tanrı adına hükmeden hükümdarlara değil halka ait olması gerektiği savıyla ivme kazanmış ve bağımsız ulus devletlerin doğmasına vesile olmuştur. Milliyetçilik sözcük olarak belli bir etnik orijini değil halkı, egemen bir ulusu (milleti) temsil etmek üzere kullanılmıştır.

“Ulusçuluk” kavramı ise “milliyetçilik” kavramı ile aynı anlamda kullanılmaktadır.

“Milliyet” kavramı hukuki bir tanımlamadır. Kişinin ulusla (milletle) göbek bağını, vatandaşlığı ifade eder. İngilizce dilinde karşılığı “nationality”dir.  

Sonuç olarak; ulus devlet içerinde farklı etnik gruplar bulunabilir, ancak ulus (millet) farklı uluslardan (milletlerden) oluşmaz. Örneğin Almanya’da yaşayan ve o ülkenin vatandaşı olmuş bir milyonu aşkın Türk, Almanya’da ayrı bir ulus (millet) olarak ifade edilemez. Keza Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan en kalabalık etnik gruplar olan Meksikalılar ve Çinlilerin de Amerikan Ulusu içerinde ayrı birer ulus olarak kabul edilmeleri ve farklı muameleye tabi tutulmaları söz konusu olmaz . Sözün özü; her şahıs milliyeti söz konusu olduğunda vatandaşı olduğu ulusu temsil eder.


Fatih Selim Yurdakul

Türkçe’de “engelli” kavramı üzerine.

Türkçe’de “engelli” kavramı üzerine.


Öncelikle  engelli  tanımlamasını kabul etmeden önce kullandığımız diğer tanımlara değinmek isterim. Hepimizin bildiği üzere; çok önceleri  engelli  yerine  sakat  sözcüğünü kullanıyorduk, daha sonra özürlü  sözcüğünü kullanmaya başladık ve nihayet  engelli sözcüğünde karar kıldık.

Arapça kökenli olan sakat sözcüğü, vücudunda eksiği olan ya da hastalıklı anlamında kullanıldığı gibi, genel kullanımda  bozuk ve/veya eksik anlamına da gelmektedir.

Sakat sözcüğü ve beraberinde  bedensel eksiklikler ve hastalıklar, dilimizde yer yer hiç de hoş olmayan (kimi zaman aşağılamak maksadıyla) deyimlerle ve atasözleriyle birlikte kullanılmıştır ve hala da kullanılmaktadır, sakatın teki!, sakata gelmek (argo, tuzağa düşmek), kör müsün nesin?,  sağır sultan bile duydu sen duymadın!, sağır duymaz yakıştırır!   gibi.

Özürlü sözcüğü ise ayıplı manasına gelir ve engellilerin ayıplanacak, arsınacak, kendilerinden utanacak bir durumları varmış gibi bir algılamaya dayanır. Engellileri dışlayan, ötekileştiren ve aşağılayan bir tanımlamadır.

Engelli sözcüğü ise İngilizce’deki disable sözcüğünün Türkçe’ye çevirisidir. Daha pozitif ve kapsayıcıdır, engellileri dışlamayan, aksine kucaklayan bir tanımlamadır.
Geç de olsa bu tanımın benimsenmesi, yeni nesillerin engellilere bakış açısını değiştirmesi açısından olumlu olmuştur, olacaktır.

Nitekim; engelli sözcüğü kamuda da genel kabul görmüş ve T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nın adı 31.12.2011 tarihi itibariyle Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne dönüştürülmüştür.

Gelecek nesillerin sağlıklı bir düşünce yapısı ile yetiştirilmesinde dilde yapılan bu tür zenginleştirmelerin, dağarcımıza katılan yeni sözcük ve deyimlerin  önemi büyüktür, hayatidir. Zira; bir işe başlarken daha başta sarf edilen ilk  söz, samimi olduğunuz sürece, niyetimizi belli eder. Düşüncelerin yaşama geçirilmesinde, eskilerin deyimiyle kuvveden fiile, yeni deyişle düşünceden eyleme geçişte  sözcükler ve deyimler sizin ne yolda olduğunuzu, maksadınızı açıklar.

Dil beynin, ne düşündüğümüzün yansımasıdır.  Dil gövdenin yarısıdır şeklindeki ata sözümüz de bunu pek güzel ifade eder.

Saygılarımla.

Fatih Selim Yurdakul


    




12 Ağustos 2013 Pazartesi

Tarih yazımı, felsefesi ve metodolojisi üzerine .

Tarih yazımı, felsefesi ve metodolojisi üzerine .

Tarih yazımı ancak gerçekler üzerine inşa edildiği sürece geleceğe ışık tutar ve ilişkin olduğu alanda sağlıklı karar alınabilmesini sağlar. Gerçekleri ifade etmeyen bir tarih yazımı geçmişteki hataların tekrarı sonucunu doğurur. Bu bağlamda tarih yazımının belli kurallar çerçevesinde, nesnel yaklaşımla, önyargı ve değer yargılarından ari,  adeta fotoğraf makinesinin objektifinden görüneni yansıtırcasına sade ve mümkün olduğunca yorumsuz olması lazım gelir. Peki bu nasıl sağlanabilir? Bu sorunun cevabı tarih metodolojisi kuramı ile açıklanabilir. Bu kuram üzerine bir çok düşünce (ekol=okul) vardır. Bunların ayrıntılarına girmeyeceğim. Ancak tarih metodolojisi üzerine eski ve yeni (modern) yaklaşımlar üzerinde bilgi vermek belki daha yerinde olur.

Eski dönem tarihçileri (vakanüvisler ve seyyahlar) genelde  saray tarafından finanse edilmişlerdir. Bunlar yaşadıkları döneme ya da öncesine ilişkin olayları bugüne nakletmişlerdir. Vakanüvislerin aktarımları belgeye değil gözleme ve sözel tarihe (söylencelere, efsanelere, menkıbelere) dayanır. Objektif (nesnel) olduklarından bahsedilemese de geçmişe ilişkin bilgiler sunuyor olmaları nedeniyle tümüyle de reddedilemez. Vakanüvislere örnek olarak Osmanlı Tarihi hakkında Aşıkpaşazade’yi ve seyyahlara örnek olarak ise Evliya Çelebi’yi gösterebiliriz.

Modern tarih yazımında ise veri toplama, bir araya getirme, yorumlama, atıf ve yazım teknikleri belli kurallara bağlanmıştır. Esas olan belge temini ve bunun üzerine tarih yazmaktır. Belgenin (verinin) temini ve yorumlanması sürecinde bir çok disiplin devrededir.  Örneğin; arkeoloji, topografya (yer bilimi), sanat ve edebiyat tarihi, antropoloji, linguistik (dil bilimi), jeoloji, meteoroloji ve temel bilimler (fizik, kimya, matematik, biyoloji) hakkında yeterince bilgi sahibi olmadan tarih yazmak bugün için gayri ciddi karşılanır ve itibar görmez.

Yazdığınız tarihi olayların nerede gerçekleştiğini, geçmişteki yer adlarını,  toplumların yaşam tarzlarını, beslenme biçimlerini, yönetim ilişkilerini, güç dengelerini, mevsimsel döngüleri, yaşanan depremleri ve diğer doğal felaketleri ve bunların sonuçlarını, uygarlık düzeyini, sanata(tiyatro, müzik, resim v.b.), spora ve ticarete katkılarını bilmeden  yazılan bir tarih kuru bir yazım sürecidir, yavandır ve bizi  gerçeğe götürmez. İleriye ışık tutmaz.

Tarih yazımı batıda multi-disipliner (disiplinler arası) bir yöntemle yapılır. İnsani Bilimler (Humanistic Studies) adı altında faaliyet gösteren okullarda, tarih yazımıyla uğraşmak isteyenlere ve keza diğer sosyal bilimlerle iştigal arzusunda olanlara ilgi alanına yönelik  sahalarda metodolojik eğitim verilir, çok farklı disiplinlerden bilgi ile donanmaları sağlanır.

Türk tarih yazımı ise vakanüvislik ile modern tarih metodolojisi arasında bir yerlerdedir. Tarihçilerimizin çoğu (bazı istisnalar dışında) belge okuma ve yorumlama üzerine çalışırlar, diğer disiplinlerden faydalanmak gibi bir uğraşıları olmaz.

Ülkemizde Tarih Metodolojisi üzerine kimi müelliflerimiz eserler yayınlamışlardır. Akademisyen tarihçilerimiz kısmen metodolojiye riayet etmektedir. Geçmişte yaşanan olayları yorumlamak amacıyla yeterli bilgi birikimi olmayan ve  metodolojiye riayet etmeyen, öngörüsü yetersiz, sığ tarihçiler ise,  özellikle,  kamuoyu yaratmak, halkı belli bir düşünceye sevk etmek ve gündemi meşgul etmek maksadıyla çalışmakta, birilerine hizmet etmektedirler.  Bu tutum özellikle topluma gerçeğin aktarılmaması amacıyla sergilenmektedir.

Yazıma; saygın tarihçilerimizden merhum Zeki Velidi Togan’ın bir sözü ile son veriyorum:   "İlimlerin inkişafı ile muvazi olarak ilimlerin metodları da inkişaf etmiştir." Sözün özü; “ilerlemek ancak bilimsel yöntemlere uymakla mümkün olur” .


Fatih Selim Yurdakul

“Sorun Çözmeye Dayalı Öğretim Sistemi” üzerine .

“Sorun Çözmeye Dayalı Öğretim Sistemi” üzerine .

Bu yazımda alternatif bir eğitim modeli üzerinde bilgi aktaracağım. Modelin adı “Probleme Dayalı Öğretim Sistemi” (PBL-Problem Based Learning System) . İlk kez 1960’ların sonunda Kanada’da Mc Caster Üniversitesinde Howard Barrows ve arkadaşları tarafından tıp fakültesinde uygulanmaya başlanmış. Bu öğretim sistemi kısaca öğrencilerin  ele aldıkları sorunu bir eğitim yönlendiricisi (tutor) eşliğinde bir arada tartıştıkları,  bildiklerini ve düşündüklerini paylaştıkları ve aynı zamanda sorguladıkları, ortak aklı birlikte ürettikleri ve uzlaşma içerisinde bir sonuca vardıkları bir takım çalışması süreci olarak tanımlanabilir.

Probleme Dayalı Öğrenme sürecinin daha kolay anlaşılabilmesi için bu sistem ile bizde halen geçerli (uygulanan) klasik öğretim yöntemi olan “aktarma(takrir)” sistemi ile karşılaştırma yapmakta fayda görüyorum.

Bilginin tek elden, tek dilden aktarıldığı Takrir yönteminde bir öğretmen bilgiyi aktarır, aktarılan bilginin içeriğinde dogmalar(tartışılamayacak kesin ögeler) olduğu gibi işlevsiz ve gereksiz bilgiler de bulunabilir (bu tamamen öğretmenin yeterliliği ve öğretme arzusu ile şekillenir), öğrenci düşünmeden öğrenme sürecini yaşar, sonuçta öğretmen ile öğrenci arasında bir biat süreci oluşur. Bu dikey öğretim süreci toplumdaki diğer eğitim ve öğretim süreçlerine de hakimdir (aile, asker ocağı, okul, iş yeri, hizmet içi eğitim süreçleri v.b.) . Sonuç: Sorgulamayan, öğretmenine, ana-babasına, komutanına, iş verenine, şeyhine, pirine, önderine saygılı bireyler, kısaca birey olamamış, ezik, kollektif kimlik (hemşehricilik, belli bir dini cemaat, dernek, siyasi parti, futbol takımı v.b. ile kendini özdeşleştirme) arayışı içerisinde bocalayan, bulunduğu ortama hakim güce  biat eden bireylerden müteşekkil bir toplum (cemaatleşme).

Probleme Dayalı Öğretim Sisteminde ise bilgi akışı dikey değil yataydır. Yani, öğretim sürecinin tek hakimi olan bir öğretmen yoktur ortada. Bilgi bir eğitim yönlendiricisi (tutor) eşliğinde çoklu paylaşım sistemi içerisinde paylaşılır, tartışılır. Bu süreçte işlevsiz, içi boş bilgiye ve dogmaya yer yoktur. Ortak aklın egemen olduğu bu sürecin sonucunda ortamdaki tüm bireyler süreçten öğrenerek çıkar, aralarında bir astlık-üstlük ilişkisi oluşmaz, öğrencilerin yetenekleri ön plana çıkar, öğrenme sürecinde öne çıkan yetenekleri doğrultusunda rol alırlar. Sürecin başında sonuca ilişkin bir değerlendirme yapılmaz, sürece katılanlar sorgular, soruna odaklanır, eksiklerini tamamlar, takım ruhu içerisinde uzlaşarak öğrenir. Sonuç: Bağımsız bireyler=Yurttaşlık kültürü .

Aydınlanma ve kalkınma sürecimizin ilk önceliği öğretim sisteminin yenilemesidir. Ulu Önder Atatürk’ün amaçladığı “Fikri ve Vicdanı Hür Nesiller” ancak bu suretle yetiştirilebilir.

Fatih Selim Yurdakul


  

Sivil İtaatsizlik üzerine

Sivil İtaatsizlik üzerine

“Sivil İtaatsizlik” kavramını işleyen düşünür ve siyasiler bu kavramı farklı bakış açıları ve siyasi perspektiflerle tanımlamışlardır . Genel kabul görmüş unsurları; "yönetim siyasetinin ya da yasaların değişmesini isteyen, aleni, şiddetsiz, vicdani, fakat aynı zamanda siyasi olan, yasa dışı bir eylem" (John Rawls, A Theory of Justice Cambridge 1971 s.401 ve devamı) olarak sıralanmaktadır . 

“Sivil İtaatsizlik” eylemi özünde barışçıldır, şiddet içermez, yıkıcı değil, yapıcıdır. Bireysel olarak ya da topluca ve fakat organize biçimde ulu-orta dile getirilir. Kamu oyunun bilgilendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve bu yolla taraftar kazanma amacı güder. 

“Sivil İtaatsizlik” kavramı düşünme, düşündüğünü açıklama ve örgütlenme özgürlüklerinin bir dışa vurum biçimidir. Eyleme katılanlar eylemin biçimi, doğurabileceği sonuçlar ve maruz kalabilecekleri hukuki yaptırımlar hakkında önceden bilgi sahibidirler. Barışçıl bir dışa vurum yöntemi olan “Sivil İtaatsizlik” eylemi şiddete yönelik değildir. 

“Sivil İtaatsizlik” eylemi hukuka aykırılık içerebilir, ancak bu tutum yasa dışı örgütlenme ve eylemde bulunma amacı içermez. Toplumsal sözleşmenin (oydaşmanın) ihlal edilmesi, hakkaniyet ve eşitlik duygusunun örselenmesine karşı gösterilen bilinçli ve kitleleri harekete geçirmeyi amaçlayan bir tür tepkidir. 

“Sivil İtaatsizlik” eylemlerinde, eylemlerin icrası sırasında üçüncü kişilerin haklarının çiğnenmemesi esastır . Bu anlamda yol kapatmak, tren rayına oturmak gibi ya da başka bir tür eylemle herhangi bir kamu hizmetinin yurttaşlara iletiminin kesilmesi “sivil itaatsizlik” eylemi olarak algılanamaz. 

“Sivil İtaatsizlik” eylemi hukuk devleti (hukukun üstünlüğü idesi) ilkesinin geçerli olduğu toplumlarda aksayan bir durumun düzeltilmesi, hakkaniyete (meşruiyete) ve eşitliğe uygun hale getirilmesini sağlamak maksadıyla icra edilir. Sistemin (siyaset ve yasaların) bütünü ve işleyişi açısından genel bir kabul söz konusudur. Hukuk ve siyasetin toptan değiştirilmesi amacı gütmez. Bu anlamda özünde paradoksal bir düşüncedir. Bütünün çoğu itibariyle kabulü, azı itibariyle reddini içerir. 

Tarihsel süreçte ilk olarak Eski Yunan’da Socrates ve Antigone olayı ile ortaya çıktığı varsayılır. Site Yönetiminin tehlikeli gördüğü ve bu itibarla suç olarak nitelediği “gençleri baştan çıkarma” suçlaması ile suçlanan Socrates; suçlama konusu eylemin düşünce özgürlüğü kapsamında olduğu ve Site’nin bekası açısından korunması gereken en üstün değerin “düşünce özgürlüğü” olması gerektiğini savunmuş, bu eylem eğer suç sayılacaksa ölüm cezasını kabul edeceğini ve itiraz etmeyeceğini savunmuştur. Yargılanması sırasında savunmasını baştan sona “kendini bilmek” kavramı üzerine oturtmuştur. Site yurttaşlarının “neyi bilip neyi bilmediklerini sorgulamadıklarını”, kendisinin ise en azından “hiçbir şey bilmediğini bildiğini” , Site yurttaşları ile arasındaki farkın bu olduğunu, beyan etmiştir. Bu değerlendirme Site Yurttaşlarının tepkisine yol açmış ve büyük düşünür Socrates ölüm cezasına çarptırılmıştır. Cezası baldıran şerbeti içirilerek infaz edilmiştir.

“Sivil İtaatsizlik” eylemleriyle Hint halkının bağımsızlığa ulaşmasını sağlayan Mahatma Gandhi, Hint Halkının İngiltere’den bağımsızlığını elde etmesini sağlamak amacıyla, ilk olarak İngilizlere ticari yaptırımlar uygulanması politikasını öne çıkarmış, bu amaca yönelik olarak İngiliz kumaşının ve İngilizlerin tekelinde olan tuzlalarda üretilen tuzun satın alınmasının önüne geçmiştir. Akabinde Hint halkını İngilizlere vergi vermemeleri, sivil ve askeri düzenlemelere karşı gelmeleri yolunda örgütlemiştir. Mahatma Gandhi’nin “Sivil İtaatsizlik”e dayalı bağımsızlık mücadelesi şiddete başvurmaksızın yıllarca sürmüş ve  sonuçta İngilizler Hindistan’dan çekilmiştir. 

Rosa Parks ve Martin Luther King, 19. Yüzyılda, “Sivil İtaatsizlik” eylemleriyle kitleleri örgütlemişler, siyasi ve hukuki sonuçlar elde etmişler,  Amerika Birleşik Devletlerinde siyahlara uygulanan ırk ayrımcılığının yasalardan ayıklanmasını sağlamışlardır. 

Bir diğer “Sivil İtaatsizlik” eylemcisi ise Tibet’in Çin Halk Cumhuriyeti tarafından işgaline karşı silahsız ve şiddete başvurmaksızın direnen Tibet’in ruhani lideri Dalay Lama’dır. Elli yılı aşkın bir süredir bu mücadelesini sürdürmektedir. Barışçıl tutumu 1989 yılında Nobel Barış Ödülü ile taçlandırılmıştır. 

“Sivil İtaatsizlik” eylemlerinin çağdaş biçimlerine göz atacak olursak; başında “Yeşiller” olarak bilinen “Green Peace” örgütünün çevreyi koruma hususunda kitleleri bilgilendirme, bilinçlendirme ve hareket geçirmeye yönelik etkili eylemleri dikkat çekmektedir. Benzeri türde; soyu tükenmekte olan balina ve fokları koruma amacıyla faaliyet gösteren derneklerin ve sivil toplum kuruluşlarının avcılara ve derneklerine yönelik eylemleri, hayvanların kürkleri için avlanmasına karşı çıkan grupların kürk giyenlere karşı eylemleri, hayvanların etleri için öldürülmesine karşı çıkan et yemezlerin (vejeteryenlerin) eylemleri de giderek yaygınlaşmakta ve kitlelere sesini duyurabilmektedir. 

Taksim Gezi Parkı protestoları ile başlayan ve yurdun muhtelif yerlerinde yaşanan haksızlığa, eşitsizliğe, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, yolsuzluğa, yağmaya, talana, kayırmacılığa, baskıya ve olup-bittilere karşı, barışçıl, şiddetten uzak, duyduğu rahatsızlığı toplumun diğer kesimlerine iletme amacı güden gösteriler de birer “sivil itaatsizlik” eylemidir. Amaç yanlış giden şeylerin açıklanması, dışa vurumu ve düzeltilmesi hususunda ilgililerin uyarılması olmalı, hiçbir şekilde yakmak, yıkmak, kırmak, dağıtmak olmamalı, şiddetin şiddeti doğuracağı akıllardan çıkarılmamalıdır. 

Fatih Selim Yurdakul